YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN

7/9/2008 · Kategori: Merkez Ilce

YOKSULLAR

 

 

            Yeni yetişen Koca Mehmet, soba borusunun rüzgâra karşı uzatılışına bir anlam veremez, usluların bir bildiği olduğunu sanırdı.

            Soba borusu, köy odasının güneye bakan kalın taş duvarındaki dört tabaklı pencerenin bir gözünden çıkardı dışarı. Üç tabağı cam, bir tabağı gaz yağı tenekesiydi. Gaz yağı tenekesi soba borusu sığacak kadar delinmiş, sobanın borusu o delikten dışarı çıkartılmıştı. Boru kıbleye bakardı. Köy odasının güney yanı rüzgâra açık, doğusu kapalıydı. İki üç katlı evler, doğudan esen rüzgârı keserdi. Kuzey ve batı duvarları, soba borusu çıkışına uygun değildi.

            Kar yağalı otuz kırk gün olmuş, ortalık kuru ayaza çekmişti. Ara sıra rüzgâr esiyor, esinti zaman zaman fırtınaya dönüşüyor, kar birikintilerini o yana bu yana savuruyor, ara sıra ıslık da çalıyordu.

Oda sıcaktı. Sobadan odun eksik olmaz, sürekli yanardı. Sık-sık olduğu gibi, o gün de esinti güneyden gelmeye başladı. Borudan çıkan duman, çatı üstüne uzanıp kaybolmak yerine, geri döndü soba deliğinden çıkıp odanın içine yayıldı. Kiminin boğazı yandı, kiminin gözü sulandı. Kiminin de hem gözü sulandı, hem de boğazı yandı. Öksürdü, burunlarını çekti, gözlerini ovaladılar. Kapıyı açsalar oda soğurdu. Çekip eve gitseler, evde dirlik bulamaz, sözlerini odadaki kadar dinleyen olmazdı.

“Gambur garının dırdırından iyidir” dedi Mıdık kendi kendine.

Kara Mustafa; ne acı günler görmüştü, Kurtuluş Savaşı başlangıcında askerden kaçtıktan sonra af çıkıncaya dek. Yağmurda, karda kışta, mağaralarda, çam kovuklarında, terk edilmiş sobasız han odalarında.

Öksürmedi, öksüresi de gelmedi.

Pat Ahmet, hem Kara Mustafa’nın akrabası, hem de içten içe düşmanıydı. Ondan aşağı kalmak istemez, asker kaçaklığını da takmaz görünürdü.

Zağar Oğlan, köyün en varlıklılarındandı. Kimseye “eyvallahı” yoktu.

Ali Badak, ne ağa bilir, ne paşa bilir, yer içer çalıştığı da kendine yeterdi. Beline yün kuşak kuşanır, omzuyla kalça arası aynı kalınlıktaydı.

Çakıroğlan, etliye sütlüye karışmazdı. Tuzu hepsinden kuruydu.

 Koca Mehmet; iri kemikli, yaşıtlarından gelişkinceydi. Koca Mehmet’le Çalmaççı, yeni yetişiyor, yedikleri içtikleri neredeyse bir yere gidiyordu. Usluların içine de daha bu yıl katılmışlardı.

Koca Mehmet’in babası suskun, mahcup görünümlüydü. Bir toplulukta varlığı ile yokluğu belli olmazdı.

Koca Mehmet iyi mıh keser, para kazanır, üstüne başına bakar, konuk ağırlamayı sever, evine gelene güler yüzlü davranırdı. Daha geçen yıl bataryalı bir radyo almış, tüm köy halkından başka, yılbaşında çevre köylerden de radyo dinlemeye gelenler olmuş, satın aldığı undan yaptırdığı tava çöreği ve kelem turşusuyla hepsine “yatsılık” çıkartmıştı. Yeri az, gönlü zengindi.

Çalmaççının babası öte yüzde nal mıh satar, oğlunu parasız bırakmaz, uslular arasında azarlanmazdı.

Aksırdı tıksırdı, acı dumanın acısına katlandılar. Bir süre sonra fırtına dindi. Soba; ara verdiği arayı kapatmak istercesine gümbürtüyle yanmaya başladı. Bir süre sessizlik oldu. Herkes belirli noktalara bakıp konuşmadan öylece duruyordu. Koca Mehmet’in, odanın doğuya bakan duvarındaki pencere takıldı gözüne. O pencere de dört tabaklı, dördünde de cam takılıydı.

“Dört tabak camdan birisini çıkartsak, yerine delik teneke çaksak, boruyu o delikten dışarı çıkartsak bu sıkıntılar olmaz” dedi içinden. Acele etmedi. Düşüncesini ortaya atsa, ya dinler ya dinlemezlerdi. Bu işlerden anlayan, yeni yeni “ustalığa” başlayan Apar’ın Hamdi’ye soracak, fikir alışverişi yapacak ve olursa, soba borusunun yerini ona değiştirtecekti.

Odada olanların hemen hepsinin tuzu kuruydu. Koca Mehmet’in, bir çift öküz, bir inek, bir gücük eşekten başka malı melalı, sığırı davarı yoktu. Kalkıp işliğine gitmeli, mıhını kesmeliydi.

Bir hafta boyunca mıh keser,  hafta sonu eşeğine yükler, Kastamonu’ya götürür, Patlak Hüseyin’e satar, yarım çuval un, vapur sacından yarılmış bir demet demir alır, kuyruğu kesik eşeğine yükler köyüne dönerdi. Un on beş gün, mıh kestiği vapur sacından yarılmış bir demet demir bir hafta yetiyordu. Un almadığı haftalarda başka masraflar çıkardı.

İşliğine gitti, mıh kesmeye başladı.

Bir ara unuttuğu soba borusu takıldı aklına. Hamdi ile bu konuyu konuşmalıydı. Hamdi’nin Mahallesi, bağırınca duyulacak kadar yakındı. Haber yollamayı düşündü, gelen geçen olmadı. Harmana çıktı, gördüğüne bağırıp Hamdi’ye haber yollayacaktı, bağıracak kimse bulamadı.

Kendisi gitti.

Hamdi de mıh kesiyordu. Demiri daha kalın, kalıplaması daha ağır, mıhı onun kestiğinden daha büyüktü.

Konuyu Hamdi’ye açtı. Hamdi, lafını kesmeden dinledi. Odayı, sobayı, borusunu gözünde canlandırdı:

“Yaparız” dedi.

“Akşam olmadan yapalım” dedi, Koca Mehmet. Hamdi hiç iki bir etmedi. Önündeki örsün üstünde duran kalıbı değiştirdi, değiştirdiği kalıpta, kızgın demirden sivriltip kestiği parçadan, dört beş kabara yaptı. Ocağı araladı, su serpti söndürdü. İki gün önce yamadığı sobadan artan gaz tenekesi parçasını, teneke makasını, delik açmakta kullanılan eğ demirini eline aldı, kabaraları cebine koydu:

“Hadi gidelim” dedi.

Odaya geldi, kırmadan camı söktüler. Hamdi, teneke parçasını camı çıkarttığı bölüme kapadı, belinden çıkarttığı bıçağın ucuyla tenekeyi pencerenin çerçevesine göre çizdi, teneke makasıyla çizdiği çizgiden yarım parmak büyük kesti. Benzer işlemi soba borusunun tenekeden çıkacağı deliğe de uyguladı. Tenekenin ortasını eğ demiri ile üçgenler oluşturarak yuvarlak deldi. Ortadan çıkan parçayı attı, oluşan üçgenleri geri kıvırdı, tenekeyi soba borusunun çıkacağı, camını çıkarttığı boşluğa yatırdı. Cebinden çıkarttığı kabaraları ağzına attı, dudağıyla tuttu. Bir bir çaktı.

Güneye bakan boruyu, bulunduğu yerden çıkartıp, doğuya bakan deliğe taktılar.

O gün de hava esintiliydi. Soba tütmedi.

Soba borusu deliğinin değiştiğini bir iki gün kimse fark etmedi.

Kimi zaman konuşmaları arasında kekeleyen Badak Ali: “Ne ne ne, nolmuş bu boruya?” dedi. Herkes boruya baktı.

Yıllardır Öte Geçe’ye bakan soba borusu, Eğrekten yana dönmüştü.

“Kim yaptı lan bunu?” dedi Kara Mustafa.

“Koca Mehmet ile Hamdi yaptı” dedi Apışak.

“Çağırın gelsin” dediler.

Çalmaççıyı yolladılar Koca Mehmet’i odaya çağırmaya.

“Köylü seni çağırıyor” dedi, Çalmaççı Koca Mehmet’e. Koca Mehmet; “Konu ne?” der gibi başını oynattı, Çalmaççı, niçin çağırdıklarını söylemedi.

Koca Mehmet odaya geldi, ak saplıların yüzü birer karıştı.

“Bu köyde ne zamandan beri bizden habersiz iş yapılıyor Mehmet?” dedi Kara Mustafa. Mehmet anladı.

“A Mustafa Ağa, soba yıllardan beri tütüyor. Çevirdiğimiz yönde yüksek evler var. ‘Esintiyi keser tütmez’ diye düşündük. Ne var bunda A Mustafa Ağa?” dedi.

Badak Ali:

“O o o, olmaz, bize danışmadan olmaz” dedi.

Koca Mehmet gözleriyle odanın içini şöyle bir dolaştı, herkes önüne bakıyor, kimsenin ağzını bıçak açmıyor, Çalmaççı bıyık altından gülüyordu.

Öküzlerini nalladığı Mıdık, uzadıkça saçlarını kestiği Pat Ahmet, hasılda yardım ettiği Zağar Mehmet… Hiç kimse arka çıkmadı.

“Gözü kör olsun yoksulluğun” dedi içinden.

 

 

 

                                                                                  Ağustos 2008

Son yazılar

YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
NEMALACAK FELEK BENİM / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
GEÇ KALDIK / ÖYKÜ / FİKRİ

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »