25 12 2011

UŞAK’TA BİR KASTAMONULU / ALİ KÜÇÜK

İşte budur kıvancım, onurum,

                                            İstiklal Yolu’ndan;

                                                                 Akdeniz’i kokluyorum!

                                                                                           Ali KÜÇÜK

        Yıl 1999 kasım ayının son günleri. İl düzeyinde rehberlik çalışmalarımız devam ediyordu. Afyon Kalesi ve Hıdırlık Tepe’sine erken sis çökmüştü. Sandıklı güzergâhında yapılan yol yapım çalışmaları ulaşım hızımızı engelliyordu. Hocalar ilçesindeki çalışmalarımız henüz bitmemişti, TV programı yapmak için il merkezine dönmüştüm. Mesai saatinden önce müfettiş arkadaşlarıma katılmak için sisler içinde erken saatlerde özel arabamla yola çıktım. Görüş mesafesi çok azdı. Eşim, ”Ne olur ne olmaz, teker falan patlarsa ellerin üşür, ateş yakarsın.” diye pardösümün cebine kibrit koymuştu. Antalya yol ayrımına geldiğimde, Sandıklı güzergâhının daha da yoğun sisli oluşu nedeni ile Uşak–Banaz üzerinden Hocalar ilçesine daha rahat gideceğimi düşünerek İzmir yolunu seçtim. Afyonkarahisar sınırını geçtiğimde sis azaldı. Dumlupınar rampasını inerken sol yanımda birçok kamyonun beklediğini gördüm. Sanırım sisin dağılmasını bekliyorlardı. Bu düşüncelerle hem hızlanıyor hem de geliş gidişli olan yolda daha dikkatli olmam gerektiğini bilerek ilerlerken birden karanlıktan aydınlığa geçmişçesine hava güzelleşmişti.

          Banaz ilçesine yaklaşmıştım. Yola yakın ağaçların olduğu boş alanda hareketli bir grup vardı. Otomobiller park halindeydi. Ben de meraklanarak otomobilimi sağa çekip park ettim. Dikkatlice yolun karşısına geçtim. Kalabalığa doğru yürürken birkaç mangalın üzerinde et pişirildiğini gördüm ve orada olmamın uygun olmayacağını düşünerek hemen geri döndüm. Rüzgâr et kokularını bana doğru getirmişti. Yola inip karşıya geçeceğim sırada arkamda tok bir ses “Hele yiğidim, şu cigaramı yakıvesen!” diyen tok bir ses duydum. Bir anda elimde eşimin cebime koyduğu kibriti hatırlayarak geri döndüm. Bana yiğidim diye seslenen adam benim iki katım irilikte pehlivan yapılı, kısa aksakallı, Uşak şapkası başında, dinç görünümlü hayata direnen yaşlı bir amcaydı. Göz göze geldik (Kendim sigarayı bırakalı on yıl olmuştu.). Tebessüm ederek “Bu genç yaşta, ayıp olmuyor mu sigara içmek, bu ülkenin size ihtiyacı var delikanlı!” dedim. Gülümsediğinde yaşlılığı yüzündeki kıvrımlardan okunuyordu. “Bizden delikanlılık geçti yiğidim, yaş 83.”dedi. İkinci defa yiğidim deyişini, küçümser bir tavır gibi algılamıştım aslında. O yaşta bile heybetini koruyordu. “Hâlâ dinçsiniz maşallah, içmeseniz olmaz mı?” dedim. “Yak hele yiğidim!” dedi. Kibriti yakarak, yukarı doğru iki elimle tutarak kaldırdım, o da biraz eğilerek sigarasını yaktı. Derin bir nefes çekerek “Bi dost bu kaldı be yiğidim!” dedi. Gözleri, üflediği sigara dumanlarının kıvrımında umutlarını arar gibiydi. “Peki amca, içmesen daha iyi olur, hoşça kal!” diyerek arabama doğru yöneldim. Bir iki adım attım ki gene arkamdan “Yiğidim nerelisin sen, pek buralardan birine benzetemedim seni?” diye seslendi. Döndüm; içimden nereyi bilir ki bu köylü amca dedim. Yine de doğrusunu söylemem gerektiğini düşünerek; ”Kastamonuluyum amca.” dedim. İri yarı adam hafifçe bana doğru eğildi. Gözlerini hayretle açıp tok bir sesle “Kastamonu mu?” dedi. Gözleri parlıyordu. Duruşuyla daha da büyüyordu gözümde. “Evet, Kastamonu!” dedim. Sesim biraz yüksek ve titrekti. Elindeki sigarayı attı, ayağıyla çiğneyip ellerini önünde bağlayarak, mahcup bir tavırla; “Özür dilerim.“ dedi. Bu davranışı karşısında şok olmuştum. Bu dağ gibi adamın davranışına hiç bir anlam veremedim. Kastamonuluyum sözünden sonraki bu içtenlik ve duruşu karşısında dondum kaldım… “Deli mi, rol mü yapıyor?” diye düşündüm… Konuşmuyordu, hafif boynunu bükmüştü.  Boğazımda bir gıcık oluştu sanki öksürür gibi yapıp “İyi de amca, Kastamonulu olmamın kerameti ne ki sizi bu davranış ve duruşa yöneltti?” dedim. Sağ elinin işaret parmağını havaya kaldırıp Dumlupınar’a doğru sallayarak “Bak yiğidim! Ben O Trikopis’i bu topraklarda yakalayıp susturan Kastamonulu Miralay Halit Bey’in yedi ceddine saygı duyarım.” diyerek elerini tekrar bağladı. Evet, bu yaşlı delikanlı, 5. Kafkas Tümen Komutanı Kurmay Albay Dadaylı Halit Bey’den söz ediyordu. Şaşkınlığım hayranlığa dönüşüverdi. Çanakkale’de, Kurtuluş Savaşı’nda Şerife Bacı gibi Kastamonuluların bıraktığı izlerle anılmasından sonra Uşak topraklarında, bir Kastamonulunun daha saygıyla anılması, yüreğimi titreten bir haz vücudumu sardı.. Ulus olmak için ecdadımızın nasıl izler bıraktığını, bizlerin de gelecekte onurla anılabilmek için neler yapmamız gerektiğini, birkaç saniye de anlamak mümkün değildi. Geçmişimden gurur duydum.

         Bana, kendimi tanımamı sağlayan bu heybetli insana karşı, içimde bir eziklik bir mahcubiyet hissettim. Sesimi ayarlayarak “Peki amca hangi köydensiniz, adınızı bağışlar mısınız?” dedim. “Boş ver be yiğidim! Her köyün bir delisi vardır, beni de adı olmayan deli diye an gitsin. Hoşça kal!” diyerek uzaklaştı. Giderken bir tarihi de yanında götürür gibiydi. 

       Bu tarih yüklü güzel insanı yakından tanıma fırsatını kullanamadığım için yıllardır pişmanlık duyuyorum. Ancak; bu tarih yüklü güzel insan; hayranlık duyduğu bu toprakların asker ve komutanları kadar saygı değerdir. Murat Dağları’nda, Emperyalizmin uşağı Trikopis’in, ürkek bir kuş gibi Kastamonulu Miralay Halit Bey’in bakışlarına sığındığını anımsamak, unutulanları yeniden öğrenmek, Karacahisar  Göğem Köyü’nden; başları omuzlarına yüklenmiş, bu garip yabancı yolcuları izlemek ve 2-3 Eylül 1922 günlerinin önemini, Anıtın kitabesinden alıp beyinlere ve yüreklere kazımak yeniden; işimiz olacaktır…

 

      “Ey Türk Ulusu! Burası 2 Eylül 1922 Cumartesi saat 22.30’da Yunan Orduları Başkumandanı General Trikopis ile maiyetinde bulunanların; Muzaffer Türk Ordularının 5. Kafkas Tümen Komutanı Kurmay Albay Dadaylı Halit Bey tarafından teslim alınan yerdir. Buradan çevreni gururla seyret! Türklüğün istiklal aşkına ve Türk Ordularının kahramanlığına inan ve güvenini tazele, Türklüğün geleceğine hız alarak ayrıl!”

       

        1999 yılı kasım ayının son günlerine döndüm yine. Banaz yakınlarında “Bak yiğidim! Ben O Trikopis’i bu topraklarda yakalayıp susturan Kastamonulu Miralay Halit Bey’in yedi ceddine saygı duyarım!”… Seksen üçlük o delikanlı, adını bile söylemeden giderken; insan olma erdeminin, sözde değil, yaptığı işte olduğunu söylüyordu…

                                                                                                                Ali KÜÇÜK

602
0
0
Yorum Yaz