22 01 2012

SIRRI SÜREYYA ÖNDER: SİNEMAYI EMELLERİME ALET ETTİM

 

SIRRI SÜREYYA ÖNDER: SİNEMAYI EMELLERİME ALET ETTİM

Birgün; 29 Aralık 2011

 

Yazar,  yönetmen, senarist, oyuncu, müzisyen, siyasetçi. Sırrı Süreyya Önder için söylenecek çok şey var. 7 Temmuz 1962’de Adıyaman’da doğan Önder sanatla iç içe olmasına rağmen onun için siyaset hep ön plandaydı. İlk kez 1978 yılında Adıyaman Lisesi’nde öğrenciyken Maraş Katliamı protestosu nedeniyle tutuklandı. Tahliye olduktan ve A.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi’ni kazandıktan sonra Ankara dönemi başladı. 12 Eylül darbesi hayatının akışını değiştirdi ve yıllarca hapis yattı. O dönemi sanat yoluyla anlatmayı seçen Önder için, 2006 yılında çekilen Beynelmilel filmi de 12 Eylül’le bir hesaplaşmaydı.

Beynelmilel’i izleyene kadar kimsenin aklına 12 Eylül darbesini konu alan bir filme kahkahalarla güleceği gelmiş midir, bilmiyoruz. Filmin hem senaryosuna hem de yönetmenliğine imza atan Sırrı Süreyya Önder, bizi önce türlü absürtlüklerle dolu bir dünyaya tanık etti; filmin sonunda ise belki de çoğu dram filminin yaratamadığı bir burukluk ve boğamızda bir düğümle sinema salonundan uğurladı.

Önder, şimdilerde, kendi tabiriyle araya bir fragman olarak aldığı sanat hayatını ikinci plana itmiş ve artık BDP İstanbul milletvekili olarak Ankara’da. Ankara’yı sıkıcı buluyor. Ancak, kah Genel Kurul’da kavga ayırır, kah Uzlaşma Komisyonu’nda yeni anayasa çalışmalarına katılır, kah cezaevindeki öğrencilerle dayanışma için üniversite bahçesinde saçını kestirir ve Ankara dışındaki pek çok eyleme de yetişmek için koştururken, sıkılmaya vakit kalmasa gerek.

Onca koşuşturma arasında, bir de biz ODTÜ Medya ve Kültürel Çalışmalar yüksek lisans öğrencilerine sinema ve siyaset üzerine sımsıcak bir röportaj verdi. Haydi, buyurun…

 

“Ağlamak gülmenin kardeşidir…”

Senaryo yazma nedenlerinizden birinin 12 Eylül’e olan öfkeniz olduğunu söylemiştiniz. 12 Eylül’ü konu alan filmler hep dram ağırlıklı, Beynelmilel ise mizah. Oysa o filmlerin yönetmenleri ile sizin hayat hikâyeleriniz  bunun tam tersi.  İsteseydiniz, çok daha sert bir film yapabilirdiniz. Bu tercihiniz bilinçli miydi, yoksa hikâye mi öyle gerektirdi?

- Ben 40 yaşından sonra sinemaya heveslendim. Sinemayla alaylı ya da mektepli bir ilişkim yok. Barış Pirhasan’ın Senaryo Atölyesi’nde kendisine öğrenci olmaya gittiğimde, Barış Pirhasan, ‘Neden sinema?’ diye sormuştu. ‘Vallahi öfkem var’ demiştim. O da ‘Başlamak için iyi bir sebep’ demişti. O eğitimin sonunda Barış’ın bana kattığı en temel şey, öfkenin böyle bir yolculuğa başlamak için iyi bir sebep olduğu, devam ettirmek içinse engel olduğu bilgisidir. Dolayısıyla, Barış bana öfkemi muhafaza etmem ama sanatsal bir üretimde öfkemle arama bir mesafe koymam gerektiğini öğretti.

İkinci nedense, mizah çok etkili bir muhalefet silahıdır. Tarihinde diktatörlük olan her yeri inceleyin şunu göreceksiniz; muhalefet ilk olarak mizah ve mizahçılar tarafından başlatılmıştır. Ne zaman bir ülkede mizah muhalefet yapmaya başlar, o ülkedeki diktatör için geri sayım başlamış demektir. Bizim tarihimize de baktığınızda, bütün sultanlara ağırlıklı olarak mizah yoluyla kafa tutulmuştur. Timur’un karşısına Nasreddin Hoca çıkar. Bektaşi diye bir tiplememiz vardır ki bütün egemen anlayışlara muhalefet etmektedir.

Dünyaya da baktığımızda Hitler’in günleri Şarlo ile geri sayılmaya başlanmıştır. İşte ben de mizahın böyle etkili bir muhalefet dili olduğunu bildiğim için bu tarafa yöneldim. Ama bu arada mizahla gülünç olma arasında çok ince bir çizgi var. Cıvık mizah yapmadan, gülünç olmadan mizah yapabilmek de ciddi bir çaba gerektirmektedir. Zannedildiği gibi kolay bir iş değildir.

Ayrıca, hayatın diyalektiğine baktığınızda, salt acı yoktur; salt güldürü de yoktur. Bunlardan herhangi birinin salt olması durumu patolojik bir haldir. Hatta Beynelmilel’de karakterlerden Gülendam bunu ‘Ağlamak gülmenin kardeşidir’ diyerek ifade eder.

“Öyle bir film yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olmaz”

Sanatla siyaset arasındaki ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz? Örneğin İki Dil Bir Bavul filmi anadilde eğitim konusunu ele aldı ve bu alandaki sorunlara ilişkin bir farkındalık yarattı. Sizce sanat siyaseti yönlendirebilir mi?

- Sanatla siyasetin farkı şudur; Sanat sorunu sadece görünür kılar. Siyasetin ise sorun çözmek gibi bir yükümlülüğü ve gücü vardır. Aradaki en temel fark budur. Bu, birinin önemsiz, diğerinin önemli olduğu anlamına gelmez çünkü bir sorun, görünür olmadıkça o soruna bir çözüm bulunamaz. Görünür olmaktan kast ettiğim, sizin de söylediğiniz farkındalık yaratmaktır. Bunu sanat siyasetten daha iyi becerir çünkü duygulara ve algılara hitap eder. Siyasetin dili kurudur, sanat ise kalbe dokunur. Farkındalık yaratma gücü de buradan gelir. Öyle bir şey yaparsınız ki artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz. Anadil konusunda böyle bir film yapmışsanız, artık hiç kimse: ‘Bunlar bilinmeyen bir dilde konuşuyorlar.’ diyemez. Siyaset de bu farkındalık üzerinden sorunu çözme yoluna gider.

Sizin gibi ‘öfkesi olan’ insanlar daha sanatsal, dramatik filmlere yönelirken siz kitlesel filmler yapıyorsunuz. Bunun sebebi nedir?

- Doğrusu, sanat filmi, festival filmi ya da piyasa filmi gibi kategorizasyonlara inanmıyorum. Çok sanatsal bir işin çok fazla izleyeni olabilir ya da ‘piyasa’ tabir edilen bir filme 5 kişi bile gitmeyebilir. Burada ayırt edici nokta ve yanlış algılama şudur; sinemayı resimden ya da romandan ayıran nokta maliyetli bir iş olmasıdır.

Genelde derdi çok olanın parası az olduğundan, bir yapımcıyı yaptığınız işe ikna etmek zorundasınız. Yapımcı da sizin işinize bir yatırım gözüyle baktığı için kendi açısından daha popüler öğelerle filme müdahale etmek ister. Yapımcı ile yönetmen arasında bir mücadele başlar. İki tarafın kesiştiği yerde ise film ortaya çıkar. Ben de bu mücadele sırasında Beynelmilel’in finalini değiştirmek zorunda kaldım.

Sene 2006. TCK’nin 301. maddesinin çok sık uygulandığı, Hrant Dink’in de bu maddeden yargılandığı yıl. Politik olarak o final yapımcıya büyük cezai sorumluluklar getirebilecek durumdaydı. Yapımcı da böyle bir hukuki cezayı yaşamak istemediğini belirtti. Bu yüzden, filmin 25 dakikasını attık, 7 dakika ek çekim yaptık. Onun da sebebi finalinin değiştirilmesiydi.

“Beni güldürmeyen şeye güler geçerim”

Engin Günaydın’la, Zeki Demirkubuz’un son filmi hakkında söyleştiğiniz bir videonuz var. Esprili bir dille ‘Bence Zeki hümanist değil. Bir insan bir insana hiç böyle muamele eder mi?’ diye soruyorsunuz. Engin Günaydın da ‘Yönetmense eder’ diye yanıtlıyor. Sizin yönetmenliğiniz nasıldır?

- Setler, tırnak içine alarak söylüyorum ‘faşist’ ortamlardır. Yönetmen her şeyin tek hakimi şeklinde bir algılayış biçimi vardır. Biraz da böyledir çünkü film kötü olduğunda ya da derdini anlatamadığında kimse gidip ışıkçıdan hesap sormaz, herkes yönetmene söylenir. Bu yüzden yönetmenler biraz fazla telaş ederler. Genelde böyle bir yaklaşım vardır fakat ben buna inanmam.

Film çekmek kolektif bir üretimdir ve tüm kolektif ürünler gibi bu da bir zincir şeklindedir. Zincirin halkaları koparsa faturasını bütün ekip öder. Yönetmene bu kadar mana yüklenmesini doğru bulmuyorum. Yönetmen bir hayal kurar, bu hayal bir düş biçimindedir. Önemli olan yönetmenin ekibine bunu ne kadar iyi anlattığıdır. Işıkçısı, sesçisi, hatta çay getireni bile yönetmeni çok iyi anlamalı. Dolayısıyla yönetmen zaten hayalini iyi anlatabildiyse bu bütün ekibe bir yol haritası, bir pusula olur. Bağırıp çağırmasına gerek yoktur. Birazda mizaçla ilgilidir, ben günlük hayatta da kimseye bağıran kızan bir adam değilim.  Setimde de böyle oldu. Biz güle oynaya bir film çektik.

Sanatınızda Brecht ekolüne mensupmuşsunuz. Bunun sebebi toplumu dönüştürme etkisine olan inancınız mı?

- Brecht’i diğerlerinden ayıran en önemli nokta, katharsis’i reddetmesidir. Seyircisine der ki ‘Sen bir oyunu izleyip ya da bir metni okuyup, günahlarından arınıp rahatlayıp gidemezsin’. Burada sanat sarsıcı, yeni sorular sorucu ve mevcut manüpülatif algıyı bozucu bir işlev görmelidir. Bu yönüyle hepimiz Elhamdülillah Brecht’yeniz. Beni daha çok etkileyen tarafı ise, yine tiyatro metinleri için söylediği ‘Beni güldürmeyen şeye güler geçerim’ lafıdır.

Beynelmilel’de film müziklerinde de isminiz geçiyor. O süreci biraz anlatabilir misiniz?

- Aynı zamanda müzisyenim. Nota, solfej bilgim yok ama cümbüş, keman ve bağlama çalarım. Öğrencilik yıllarımızda pavyonlarda çalışırken öğrendiğimiz bir durumdur bu. Filmde müzik kullanımı bakımından kendimi aşırıya kaçmış hissediyorum. İşte burada kendimi Brecht’in ruhuna bir miktar ihanet etmiş sayıyorum. Filmde bir duyguyu yeterince çıkartabildiğinden şüpheye düştüğün yerlerde müzikle takviye edersin. Beynelmilel’de bir iki sahne var ki, utanıyorum bu müziği neden bu kadar çok fazla kullanmışım diye. Ama müzik hiç girmemeli diyen ekolden de değilim. İdeali, müziğin sinemanın önüne geçmeyecek şekilde kullanılmasıdır.

“Önceliğim her zaman siyaset”

Sanatta kendinizi ifade etmek daha kolay değil miydi? Siyaset yerinizi keskinleştirerek, size bir sınır çizmiyor mu?

- Haklısınız ama ben zaten köken olarak sanattan değil siyasetten geliyorum. Bu anlamda siyaset benim sonradan yaptığım bir şey değil. Siyasetin çizdiği çerçeve onu nasıl kullandığınıza bağlıdır. Ben aslında sinemayı, siyasi emellerime alet etmiş birisiyim.

-İlk defa cezaevine 16 yaşında girdim. O günden bugüne aynı çizgide duran bir siyasi duruşum var. Araya bir fragman olarak sanatı aldık. Yine alabiliriz. Bu belki bir roman belki bir film olur. Ancak bu anlamda her zaman birincil önceliğim siyasi uğraşımdır.

“Bir Ankara hikayesi çekmek istiyorum”

Milletvekilliğiniz devam ederken, yakın bir gelecekte uzun metrajlı bir film düşünüyor musunuz?

- Elimde bir roman var. Önce onu bitirmek istiyorum. Daha sonra hazır buralardayken bir Ankara hikâyesi çekebilirim.

Müslüm Gürses biyografisi ve Maraş Katliamı’yla ilgili projelerinizi gerçekleştirmeyi düşünüyor musunuz?

- Müslüm Gürses’ten vazgeçtim ama Maraş’ı çekmek istiyorum. Müslüm Baba banka reklamlarında oynayınca vazgeçtim. Senaryo, tam da bunu yadsıyan bir karakter üzerineydi. İnsanları filmin samimiyetine ikna edemem diye düşündüm.

 

Cansu AKKUŞ, Ezgi BORA, Can KARAKULLUKÇU, Yudum KAVUÇUKER, Can MERİÇ

 

 

'MUHALİF OLMANIN MIZMIZLIK OLMADIĞINA İNANIYORUM'

04 Aralık 2011

 

GÜLŞEN İŞERİ/BİRGÜN
 
Ege’de bir köy düşünün: Komünisti, dinine bağlı olanı, olmayanı, hayatı ‘ti’ye alanı ama bir o kadar da ciddi yaşayanı; muhtarı, azasıyla her şeyin normal olduğu bir köy… Peki, bu normal yaşamı altüst eden karşı bir köy olursa? Şehrin keşmekeşliğinden kaçan, kendilerine yaşanılır bir köy kurmak, doğayı korumak, ‘çevreci’ ve ‘organik’ bir yaşam sürmek hedefi ile yola çıkan bir grup entel böyle bir köye yerleşirse ne olur? Yanıtını Yüksel Aksu’nun filminde göreceksiniz…

Yüksel Aksu’nun son filmi "Entelköy Efeköy’e Karşı" komik, keyifli, bir o kadar da umut vaat eden bir Ege güzellemesi… Önermesi, mesajları sol damarı diri tutarken göç kavramı bu filmde tersine işliyor, bu kez köyden şehre değil, şehirden köye bir göçün hikâyesi anlatılıyor. Muğla’da geçen filmde hem toplumsal, hem de bireysel mesajlar veriyor yönetmen… Filmin kadrosunda Şahin Irmak, Ayşe Bosse, Emin Gürsoy, Recep Yener ve niceleri var… Filmin sürpriz isimleri ise Bulutsuzluk Özlemi üyeleri, Alman Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth ve Eski Devlet Bakanı Yüksel Yalova.

Filmin konusuna gelirsek; bir grup ekolojist aktivist mütevazi bir Ege köyüne yerleşir. Amaçları doğayla baş başa bir yaşam için ekolojik bir köy kurmaktır. Köyde termik santral kurulması gündeme gelince filmin seyri de bir anda değişir. Biraz ütopik, biraz iyimser; çünkü Türkiye’de günümüz entelektüellerini düşünürsek daha bireyci bir yaklaşım söz konusu… Teorik yanı güçlü, ancak pratikte sokakta olmayan ve çoğu zaman da ‘entel-dantel’ tanımlamalarıyla küçümsenen bir kavrama dönüşmüş durumda. İşte Yüksel Aksu tam da bu ortamda entelektüalizmi filmde öyle bir yere oturtuyor ki, “Aslında 3-5 ‘entel’le de değişim mümkün, yeter ki mücadele olsun, yeter ki fikirleri pratiğe dönüştürelim” mesajını veriyor… Bu mesajı verirken de birlikte de yaşanılabilirin yollarını arıyor… Filmin merkezine oturttuğu termik santral aslında günümüze de göndermelerde bulunuyor… Şu günlerde doğanın düşmanı olan HES’lere de değinen, nükleer santralın nelere yol açacağını köye yerleşen entellerin dilinden anlatmayı tercih eden yönetmen, hümanist bir çizgi çiziyor filmde… Yüksel Aksu’yla Çengelköy Çınaraltı'nda uzun uzun sohbet ettik, işte o sohbetten kısa kısa notlar…

'Dondurmam Gaymak’dan sonra yine bir Ege hikâyesiyle karşımıza çıktınız. "Entelköy Efeköy’e Karşı"da konu biraz daha farklı ve yaşamın gerçekliğinden hareket ediyor.


İlk filmim biyografik bir hikâyeydi, ikinci filmim yine Ege üzerine ama konu itibariyle gerçekçi… Şimdi filmdeki bir grup anarşist ekolojistler Çorum’a gidip komün köyü kuramazlar, kuracakları yer belli, Kaz Dağları eteklerine ya da su ve denizi takip eden yerlere yönelirler...

Bu filmlerinizi hayata geçirmekte Egeli olmanızın da rolü büyük sanıyorum..


Bu, zaman zaman bir tür şovenizm gibi algılanabilir ama asla öyle değil. Ege hikâyesinin birçok nedeni var; birincisi biyografik olması, ikincisi hâkim olduğum bir bölge, üçüncüsü de Egelileşmenin Türkiye’ye çok yararı olacağını düşünenlerden olmam. Erzurum’da da böyle bir ümit görsem Erzurumlulaşmayı öneririm…

Egelileşmek derken Ege’nin hangi yanı size çarpıcı geliyor?


Ege'de melezlik ve gündelik hayata ilişkin demokratik bir durum var. Kadın-erkek ilişkisine kadar hiyerarşik ilişkilerde yatay bir örgütlenme var, o yüzden de Ege’yi çok önemsiyorum. Bir tarafı Akdenizlidir, bir tarafı dağlıdır, bir tarafı topraklıdır, bir tarafı göçebedir, bir tarafı feodaldir, bir tarafı da moderndir… Gündüz zeybek oynarken akşam herhangi bir resepsiyonda tango yapan, vals yapan insanları görebilirsiniz… Bu bir Ege şovenizminden öte Egeliliğin politik genel kültürel yapısından kaynaklı. Son zamanlarda Türk-Kürt gerilimine rağmen, ki o suni bir gerilim, provokasyonlarla artırılmaya çalışılan bir gerilim, Ege birçok sebepten dolayı farklı… Belki iler ki süreçte İç Anadolu olur arka planım, bilmiyorum… Başka hikâyelerim var, bu, biraz kendi sahanda top oynamak gibi…

Bunların ötesinde de kadim uygarlıkların gündelik hayata da tezahür ettiğini ve etmekte olduğunu düşünüyorum. Bir kültürel diyalektik olduğunu düşünüyorum. Bunlardan dolayı da Ege tabii ki tercihim.

Entelköy Efeköy’e Karşı"ya gelirsek, iyimser bir film diyebiliriz, biraz da ütopik, ne dersiniz?
 

Bu benim önermem… Evet, ütopya mı ütopya. Ben şimdiki zamanın molozlaşmış entelijensiyasını mı baz almalıyım yoksa antik döneme kadar uzanan ilahi dinlerin dahil cennet tasarımlarının da olduğu hülyayı ve umudu mu tercih etmeliyim? Ben hülyayı ve umudu tercih ediyorum, bu hayali filmimde önerirken, ne bileyim devasa işler yaptırtmıyorum, basit olabilecek bir şeyi öneriyorum. 3-5 'kazma'nın kooperatif kurup site yaptığı bir ülkede bir grup entelektüelin Ege köyü ya da İç Anadolu’da gerçekten ortalama fiyatlarla evler alıp mimarı ile, peyzajcısıyla, iç mimarıyla, mühendisiyle, doktoruyla, romancısıyla bir komün köyü kurabileceğinin imkânsız olmadığını düşünüyorum ve böyle yerler de var.

Bu önerme elbette çok önemli ve bir yanıyla entelektüellere bir yol gösteriyor, günümüzde entelektüellerin kendi gettolarını kurduklarını da düşünürsek belki ütopyası buradan geliyor…
Bugün kendisini Cihangir’e ya da birtakım gettolara hapsetmiş bireyci entelektüelleri merkeze almadım. Zaten filmdekiler de "ekolojik anarşistiz" diyor. Tam öyle de değil, halkın onlara entel-dantel dediği grup…

Yaptığım şey de basit. Bir miktar köy evini restore edip organik ve ekolojik bir tarım oluşturup bir de oradan ekonomi ürettiler… Zor bir şey değil…

Filmdeki önermem; hem kadim Anadolu’da imeceye tekabül eden hem de şimdiki modern akılla kolektivizme tekabül eden bir durum yaratmaktı. Ve zor bir önerme olmadığını düşünüyorum. Bodrum’da, Edremit’te yazlıklara dünya paralar verileceğine, kendisini doğaya uyumlu, hayatla barışık, biraz toprakla ilişkili, kitap okumak isteyen, toprakla uğraşmak isteyen herkese daha kolay, daha ucuz, biraz daha insani, bir başkasının anahtar teslim ettiği siteler yerine kendilerinin birlikte restore edip onardıkları bir hayatı öneriyorum… Onarmak çok insani bir şeydir. Teslim almak yerine onarmayı önerdim filmde. İyimser mi evet…
 
Türkiye’de entelektüel kavramı farklı bir algıya yol açtı… Muhalif olmak ama bir şey yapmamak, teori olarak güçlü ama onun karşısına koyulacak pratikten uzak, dolayısıyla filmin önermesindeki komün köy dediğiniz gibi hiç de zor değil…


Çünkü muhalif olmanın, muhalifliğin sadece pesimizm olmadığına, mızmızlık olmadığına inanıyorum. Türkiye solundaki bu genel hastalığı şiddetle de eleştiriyorum. Ne mahallenin futbol kulübünde yer alıyorlar, ne genel olarak mahallede yapılmakta olan ritüelde, cenazede, doğum merasiminde, bayramda, hasat şenliğinde vs… Katılımla ilgili hep bir mızmızlık hep bir şikâyet, eşittir muhalefet… Muhalefet hep mızmızlık ile karıştırılıyor. Muhalefet bence bir önerme olmalı.

Filmin ruhu da bu önermeyle hareket ediyor sanıyorum; filmin çatısında da bir kolektivizm vardı değil mi?


Filmde de benim yaptığım, bizim yaptığımız önerme, filmin daha üretim aşamasından kurgulanışına kadar tam bir kolektiflik biçimiydi… Aylarca orada köylülerle, star olmuş oyuncularla, star olmayan oyuncularla, okuma yazma bilmeyen köylülerle, dünya görmüş bazı köylülerle, hiç kamera görmemiş köylülerle; Almanya’da başbakan adayı Cloude Roth’dan merkez sağ partiyi temsil eden Yüksel Yalova’ya, rock yıldızı Nejat Yavaşoğulları’ndan, televizyon programları yapan şair Selahattin Yusuf’a, yemek yazarı Engin Akın’dan, 60 yıllık tiyatrocu Ayla Abla'ya kadar aylarca orada çalıştık.

Türkiye’nin bugünkü halini düşünürsek aslında yıllardır dillerden düşmeyen 'bir arada yaşamak da mümkün'e karşı, siz bir sinema filmiyle “bakın yaşıyoruz” dediniz…
 

Biz filmin sonunda da hep beraber türkü söyleyebiliriz dedik, evet… Filmin sonunda bu türküyü söylediler. Bunu söyleyinceye kadar da biz tarafları çatıştırıp bu çatışmanın çok komik olduğunu gösterdik… Moliere’in bir lafını öğrendim; “insanları acıtarak, tırmalayarak ders verebilirsiniz ama onları bir kez gülünç duruma düşürürseniz hayatı boyunca unutamayacakları dersi verirsiniz” der… Biz entellerle köylüleri, ekolojik anarşistlerle, muhafazakâr Türkiye köylüsünü birbirleriyle çatıştırarak durumlarının ne kadar gülünç olduklarını gösterdik. Bunu yaparak "böyle bir şeye gerek yok, biz birlikte yaşayabiliriz, türkü de söyleyebiliriz, Mevlüt de okuyabiliriz, bayram da kutlayabiliriz" fikrini, "hep beraber birlikte yaşayabiliriz"i bir önerme olarak söyledim…

Filmde çatışmanın eksenini termik santral oluşturuyor…Türkiye’de son zamanlarda HES’ler ve nükleer enerji gündemde.


Doğa sevgisi, doğa bilinci, yaşam bilinci vs... Türkiye solu bu anlamda çok geride kalmış durumda. Hâlâ çok eski kalkınma modelleri kafalarının arkasında dolaşıyor. Çok insani taleplerden söz ediyoruz… Bu; “Ben bu derenin kuşatılmasına karşıyım, beni susuz bırakanlara karşıyım” şeklinde somut taleplerini söyleyen köylüyle, İstanbul’da oturup oradaki meseleye duyarlı davranan bir aydının veya entelektüelin birleştiği bir mesele oysa ki… Türkiye’nin genel olarak HES’tir, termiktir, çevre konusunda duyarlı olduğunu düşünmüyorum. Geneli duyarlı olsa partiler ve politikacılar bu kadar fütursuzca, geleneksel kalkınma modelini savunmazlar. Almanya nükleerden vazgeçiyor biz ısrarla devam ediyoruz…

Kavramlar yerle yeksan artık

>>>>Peki, geçmişten bugüne ne değişti?
70’li yıllarda bir ülkücüyle bir devrimciyi birbirine dinletemezdin, birbirini dinleme kültürü yoktu. 80’li 90’lı yıllarda biraz İslam entelijensiyasıyla sol entelijensiya birbirini dinlemeye, konuşmaya başladı. Sivil toplum, din, materyalizm ve diyalektik gibi konuda diyalog kuruluyor. Öncesinde böyle bir gelenek yoktu… Bu biraz da modernizm hastalığı.

Bu tehlikeli değil mi? 80’de solcu olmanın 'havası' vardı, şimdi solcu olmak çok enteresan değil… Kavramlar birbirine karışmışdurumda…


Şimdi sosyalizm yıkılmış, reel olarak… "Solcuyum" diye kendini tanımlayan CHP var. Herhangibir yoksul politikası yok, dış politika yok, enternasyonalizme ilişkin cümlesi yok, bırak Kürt sorununu kendisini paranoya üzerinden inşaa etmiş bir parti ve bu parti solcu! Kolektif üretim, sosyal politikalar adına yaptığı hiçbir şey yok. Kavramlar yerle yeksan artık.

416
0
0
Yorum Yaz