Sedirdekiler / Öykü/ Fikri Uzun

6/4/2009 · Kategori: Oyku

                 Deli Kadir, az kullanılmış otobüsünü almadan, başkalarının kamyonunu sürerdi.

Tiftikçi Uyanık’ın yüklediği bir kamyon tiftiği, Ankara’ya yıktı, dönüşte Çankırı’dan tuz yükledi. Kastamonu’ya geldi, tuz yüklü kamyonunu Bakkal Kadir Gökten’in dükkânının önüne çekti. Bitişikteki Semerci Şükrü’ye bir iki laf attı. Kahvehanenin bitişiğindeki dükkânının içinde ufak adımlarla gezinen Gofur Kâmil’i görmezden geldi.

 Yorgansız Hakkı, Tiftikçi Uyanık’ın dükkânı önünde deri kırkıyordu. Belinde kabara çakılı meşin kuşak, bacağında zıpka, ayağında yemeni, seyrek uzun saçlı başı açıktı.

“Keloğlan”, Kesercilerin eski dükkânı önündeki kaldırıma, kahvecinin sandalyesine oturmuş, bacak bacak üstüne atmış, şapkası dizinde, eli şapkasının üstünde, gelene geçene laf atıyordu.

Kahvenin önünde büzülmüşçesine oturan Hamal Hasan’a:

                “Kalk lan, tuzu boşalt” dedi Deli Kadir.

Bu söz, Hamal Hasan için neredeyse bir ödüldü.

Hamal Hasan, Koreli’yi de buldu. Hamal Koreli; askerliğini Kore’de yapmış, O’na; “Koreli” adı takılmıştı. Hiç, esas adıyla anılmaz, esas adını çoğu kişi bilmezdi.

Kaya tuzunu, fırlatmadan, kırıp ufaltmadan boşaltmaya başladılar.

Onlar tuzu boşaltana dek, Deli Kadir, kahvede iki “tıkırdamayı”, çay içmeyi aklına koymuştu. Muhittin Ağa’nın kahvesine girdi, ortalı selâm verdi sedire oturdu. Tahta sedirin üstünde örtü yoktu. Sedirin bitişiğindeki duvarda; Fevzi Çakmakla Atatürk’ün resmi, karşıki duvarda; “peşin satanla, veresi satanın” resmi asılıydı.  Sedir, otura kalka, zımparalanmış, cilalanmış gibi olmuştu. Buraya, pazarlı günleri muhtarlar ve tahsildar oturur, öteki günler, kahvehaneye gelen en usluların, ya da ağzı laf yapanların olurdu. O gün, sedire Deli Kadir oturdu. Konuşmaya başladı mı, lafına laf katan olmazdı.

“Çay nasıl”? dedi, Kahveci Muhittin’e.

“İyi” dedi Kahveci. Deli Kadir, başını sadece aşağı salladı. Çay geldi. Çay bardağının tabağındaki iki kesme şekerden birini, çay tepsisine geri attı. Şeker, tepside kaydı, kıyıya çarpmadan durdu.

Bir bardak çayını içer içmez, Hacı Salih, çok geçmeden de, Kara Satı geldi kahvehaneye. Deli Kadir her ikisini de ayağa kalkıp buyur etti. Onlara sormadan, kahveci Muhittin’e baktı. Kahveci anladı. Çaylar geldi. Bu arada kahveden çıkanlar oldu.

Hal hatırdan sonra, Deli Kadir bir ara esnedi, gerindi: “Bu yorgunluk, hamama gitmeyince çıkmaz” dedi.

Hacı Salih hamamı biliyordu da, “ Kara Satı” hiç hamama gitmemişti. Hamamı, “Hamama giren terler” sözündeki sözcük kadar tanıyordu. Şoförlüğün zorluğundan, yolculuğun yorgunluğundan söz ettiler. Şoförlüğü gözlerinde büyüttüler.

Deli Kadir:

                “Şoför olmak o kadar kolay değil, çekirdekten yetişeceksin. Muavinlikten geleceksin. Patlayan lâstiği, yarım saat içinde söküp, yamayıp takacaksın. Yamayamadın, söküp takamadın mı, levyeyi beline yemeği göze alacaksın. Heey gidi günler hey… On altı yaşımdaydım. Hızarcıların biçtiği dört metrelik kalasları, Ballı Dağ’dan, Çolak’ın kamyonuna yükledik.  Ustam; Rahmetli Kara Bayram’dı. Babamdan ileriydi. Ne öğrendimse ondan öğrendim” dedi, gözleri doluktu. Çayından bir yudum daha çekti:

 “Austin, Ankara Suluğunu kıvrıla kıvrıla çıkarken çok zorlandı. Bar bar bağırdı. İnan olsun; o bağırdıkça içim koptu. Takoz elimde, ardından yürüdüm. Gücü yetmez bayılırsa, takozu arka tekerleğin arkasına koyacağım. Geri kaçmasına engel olacağım. Takozu zamanında koymadın mı, fayda etmez. Üstünden atlar gider. Allah korusun, bir kaçarsa, ne tomruk kalır, ne araba. Atlayamazsa ustam da gider”.

Kahveci Muhittin:

“Yeni çay demlendi” dedi.

“Tazele” dedi deli Kadir. Sedirde üç kişilerdi. Bu arada Daban Ali Oğlu da geldi, yanlarına oturdu. İki kişi de öte masada oturuyordu. Onları da ayırmadı.

“Beş çay, benimki tek şekerli olsun” dedi. “Tek şekerli olsun” demek, “demli olsun” anlamına da gelirdi.

Herkes o lafı edemezdi.

Daban Ali Oğlunun kahve içtiğini herkes biliyordu.

Şoför Deli Kadir, çayın yanında gelen tek şekeri eline aldı, dişleriyle ucundan azıcık kazıdı, ağzını tatlandırdı, kalanını çay bardağının içine attı. Karıştırmadan bir yudum aldı, bardağın belinden tuttu, havaya kaldırdı, bardaktaki çaya baktı. Çay, “tavşankanıydı”. Çayı karıştırdı, bir yudum yudumladı, kaldığı yerden anlatmaya başladı.

“Allaha şükür, suluğu kazasız belasız çıktık. İlerde yokuş olsa da, yokuş denmezdi. Kavacık Çeşmesi’nde elimizi yüzümüzü yıkadık, su içtik, soluk aldık, ‘yolcu yolunda gerek’ deyip kalktık. Ustam, kol demirini elime verdi. Önden, yerine taktım, çevirdim. Motor; bırt bırt etti, çalışmadı. Canım da kesildi. Allah bin kere razı olsun, ustam indi, birlikte çevirdik motor çalıştı. Ustam yerine, ben yanına bindim. Austin, ‘Kısır kısrak’ gibi. Yürümüyor, yolu tırmalıyor, tırmanıyordu.

Kadı Dağında bir adam, yolun kıyısında dikilmiş, top zıplatır gibi elini yerden yana indirip kaldırıyor, aklınca ‘dur’ diyordu. Ustam: ‘Ankara’ya kadar giderse yemek paramız çıktı’ dedi. Adamın yanında durduk. ‘Ahbap ne yana?’ dedi ustam. ‘Iravlu’ dedi, adam.

‘Atla’ dedi ustam. Adam bindi. Ben arada kaldım. Ustamla vurdular lafın beline.

‘Celep Şükrü’ derlermiş, hayvan alır satarmış. Çankırı Sığır Pazarı’nda, “Iravlu’lu” bir adama bir çift öküz satmış. Adamın parası yetmemiş. Haftaya Dörtdivan Sığır Pazarı’na getirecekmiş. İki Pazar geçmiş bir daha gelmemiş.

Beş Değirmenleri geçtik, Ilgaz’ın dibine vardık. İki kişi de orada bekliyordu. Onları alamadık. Bazı şoförler, tomruğun üstüne yolcu alırdı. Ustam Kara Bayram, katiyen yüklü kamyonun üstüne yolcu almazdı”.

Deli Kadir, bardağındaki son bir yudum çayını da başını geriye yıkarak yuttu:

“Çayı tezele Muhittin Ağa” dedi. Yanındakiler ve ötekiler çaylarını çoktan içmişlerdi.

Sedirdekiler nazlanmadı. Sıradan ayrılmak olmazdı. Bu günün bir de yarını vardı. “İçmem” demek, yarından kaçmış gibi olurdu.

“Arkadaşlara da bak Muhittin Ağa” dedi.

Kahveci Muhittin, ötede oturanların yanına kadar gitti; elindeki bezle masalarını sildi. Masada bir değişiklik olmadı.

“Ne içersiniz ağalar” dedi.

“Sağol içmeyiz” dediler.

“Vallahi olmaz, için bir şey” dedi Deli Kadir.

“Çay içelim” dedi, ötekilerden birisi. Yanındaki de başıyla onayladı arkadaşını. Deli Kadir’e, “sıtkınan” baktılar. Oturanları biliyorlardı da, Deli Kadir’in yüzünü görmemiş, adını duymuşlardı. Gözlerinde büyüdükçe büyüdü Deli Kadir. Ankara, İstanbul, Eskişehir’den, lâstik yamamak, teker sökmekten, arka lâstiğe takoz koymaktan, su kaynattığında motorun suyunu yenilemekten söz ettiğini duydular.

Kara Satı; gözlerini Deli Kadir’den ayırmadan konuştuklarını dinliyor, hiçbir yerini kımıldatmıyor, “Söğüt kütüğü gibi” oturuyordu. Uzun boylu, kalın bedenli, sağlam yapılıydı. Ağzında eksik ya da çürük diş yoktu. Yürürken, büsbütün yürürdü. Yaz kış yün çorap giyer, pantolonunun paçalarını da, çoraplarının içine sokardı. El dokuması “vala” kumaştan pantolon ve ceket, giyerdi. “Yazın sıcak, kışın soğuk geçmez” derdi. Entarisi de, el dokuması gülmez dendi. Belinde saat, boynunda köstek yoktu.

Belindeki yün kuşak arasından tabakasını çıkarttı, tütünlerin üstündeki sigara kâğıdından bir yaprak koparttı, içine tütün döşedi, parmaklarıyla sardı, takımına taktı, kav çakmağına el atmadan, Kahveci Muhittin, sol elini göğsüne yapıştırdı, sağ elindeki maşanın ucuna kıstırdığı meşe közünü uzattı. Kel satı, tavır değişikliği yapmadan, ağzındaki takımla başını uzattı, sigarasını yaktı.

Ortalıkta bir ara sessizlik oldu. Lafın önünü, Kahveci Muhittin açtı:

“Bir kamyon kaç para Kadir Usta”? dedi.

Deli Kadir, Kara Satı’nın üç yıllık tiftiğini satmadığını, evinin üstünde, çatı arasında biriktirdiğini duymuştu.

Kara Satı’nın, davarı satmadan, hazır tiftiği ve birikmiş parasıyla bir kamyon almağa gücü yeteceğini biliyordu.

“Satı Ağa; isterse bir kamyon alır” dedi Deli Kadir. Kara Satı, konuşmalara yine laf katmadı. Övünmüş gibi olurdu. “Överse el övsün” dedi içinden. Kamyon alsa, kim sürecekti? Oğlan, kömüşlere anca güç yetirebiliyordu. “Eloğluyla iş görülmez” dedi kendi kendine. Hem o kadar varlık, dönen dört tekerleğe bağlanır mıydı?

“Toprak topraktır. Satan olursa yazının yüzünden tarla alırım” dedi, yine içinden.

Sözü, Daban Ali Oğlu’na bıraktılar.

Daban Ali Oğlu, şehre, çift atlı arabayla gelir giderdi. Şehirdeki akrabaları, kendilerinde konuk olması için dört gözle yolunu beklerlerdi. Daban Ali Oğlu, köyden boş gelmezdi. Ayırım yapmaz, her gelişinde değişik akrabalarında konuk olurdu. Daban Ali Oğlu, Akdeli Oğlu’nun, süygün zamanlarını anlattı.

İğdirli Ahmet’le arasının iyi olduğunu belli etti.

Hacı Salih, Eğer heybesini, Kayseri’den, Topal Bayram’a, gümüş kakma kırbacı, askerde karakol çavuşu olan kız kardeşinin oğluna Maraş’tan nasıl getirttiğini tane tane anlattı. Oturaklı konuşurdu. Yakın çevrede, Hacca gidip gelmiş tek kişiydi. Şık giyinir, konuşmaları dinlenir, sözü geçerdi. Şehirde kalmaz, rahvan atıyla sabah geldiği gibi, akşam köyüne dönerdi. Kanadın Hanı’nda, atının yeri ayrıydı. Boş da olsa, oraya at eşek bağlayan olmazdı.

Dört kişiden biri konuşuyor, ötekiler dinliyor, uygun bir yerde sözü birbirlerine veriyorlardı. Deli kadir, “sazı eline aldı mı” bırakmıyordu.

Kara Satı’nın aklı hep kömüşlerdeydi. Bir araba odunu satmış, kömüşleri Kanat’ın Hanı’na bağlamıştı. “-Boşanıp kaçamazlar da, Çakır Kömüş, Bıdışoğlan’a samanını yedirmezse, aç ‘tasir’ arabaya koşup yola çıkmak günah” dedi içinden. Kalkıp bakmaya gidemedi de.

“Lafını kiremitle Kadir” dedi, Hacı Salih.

“Herkes kamyon alamaz, herkes şoförlük yapamaz” dedi, Deli Kadir. “Germeç’li Kara Karga kamyon aldı. Askerde şoför olduğunu söyleyen Uyuz Emin’i direksiyona oturttu. Daha “bismilla” demeden kamyonu tarlaya devirdi. Kendisine bir şey olmadı amma, adamın başına epeyce masraf açtı” dedi.

Hepsi de başıyla onayladı.

Öte masada oturanlar, çoktan kalkıp gitmişlerdi. Lafı bölmemek için, “gidiyoruz” demediler.

Yolda giderlerken, Deli Kadir’in kumaş şapkası, ayakkabıları, ceketi, mintanı geldi gözlerinin önüne. Birisi, askerde, “sıhya” yerine, şoför olmadığına bin pişman oldu. Öteki, ne edip edip, şoför olmayı aklına koydu.

Kahvehanenin önünden, çift atlı bir at arabası geçti. Atların yeni nallandığı, Arnavut kaldırıma çarpıp şaklayan nal seslerinden belliydi.

Daban Ali Oğlu, kendi koyunlarının yününden eğirtip dokuttuğu, beline dolalı kuşağının arasından, gümüş zincirle boynuna asılı cep saatini çıkarttı. Tırnağıyla kapağını açtı; baktı, baktı, kapattı.

Birkaç kez, kafasını aşağı yukarı salladı.

 Fikri UZUN'un Diğer Öyküleri:
________________________

Ooy Oy / Öykü / Fikri UZUN

Teze Sıcak Sımsıcak Bir Öykü / Fikri UZUN

Sedirdekiler / Öykü/ Fikri Uzun

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

0 yorum yazılmıştır

« Önceki :: Sonraki »