15 01 2008

Sanatçıya Vefa İşte Böyle Olur

Sanatçıya vefa işte böyle olur Keşke her şehir bağrından çıkardığı bilim ve sanat adamına bu denli sahip çıksa... Kastamonuluların Rıfat Ilgaz `a gösterdikleri vefaya şapka çıkarmak lazım. Kastamonu Valiliği , Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu ve Çınar Yayınları Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi `nin ortak ürünü olan Rıfat Ilgaz kitabından bahsediyorum. 10-12 Mayıs 2006 tarihlerinde Kastamonu `da yapılan Rıfat Ilgaz Sempozyumu `nu nefis bir kitapta toplamışlar. Edebiyatımızın koca çınarı anısına hazırlanan "Rıfat Ilgaz Sempozyumu " adlı kitap tam 906 sayfa... İçinde neler mi var? 2006 yılında yapılan sempozyumda bilim ve sanat adamlarının 22 ana başlıkta sunduğu 96 bildiri var. Ankara Üniversitesi `ne bağlı Kastamonu Meslek Yüksekokulu `nu, Kastamonu `nun Cide ilçesinin yetiştirdiği usta edebiyatçı için gerçekleştirdiği bu sempozyum nedeniyle, Kastamonu Valiliği ile Çınar Yayınları Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi `ni de bu sempozyumu böylesine güzel bir kitapla ölümsüzleştirmesi nedeniyle kutlamak gerek. milliyet 12.01.2008 Devamı

15 01 2008

DEVREKANİ YAYLASINDA KISA BİR GEZİ / Yavuz ATAY

DEVREKANİ YAYLASINDA KISA BİR GEZİ Gezginciye ; “Gezdiğin,gördüğün yerleri anlat” demişler. O da “Hangi birini anlatayım ki” demiş. Bende Devrekani’nin güzelliklerinden hangi birini  anlatayım ki; İsterseniz Kastamonu’dan  Devrekani’ye doğru yola çıkalım.  Kastamonu ovasının yer aldığı              Göksu vadisini geçince   ormanlarla kaplı  1170 m yüksekliğinde    Oyrak  yokuşu başlar. Yolun iki tarafında  yeşilliğin her tonunu görebilirsiniz. Göz doyum noktasının  tam doruğa ulaştığı an artık yokuş bitmiş, Oyrak Dağının uç noktasındasınız....Karşınızda  1050 m yüksekliğinde  Karadenizin  en geniş ve en yüksek yaylasıyla karşı karşıyasınız. Hemen yaylanın ortasında  eski zaman şatolarını andıran yüksek ve düz  bir tepenin  üzerinde kurulmuş Devrekani’yi görürsünüz.  Kanyonları ile meşhur olan Devrekani Çayı,  Devrekani - Başakpınar köyü sınırları içinden doğmaktadır. Devrekani yaylasının ortasından  bir yılan gibi süzülerek akan  bu çay  değişik kollarla beslenerek suyunu ve hızını artırarak.Cide sınırları içinde dünyanın harikası olan kanyonlar oluşturarak Cide’de denize dökülür.  Çayın yatağı  genellikle bir kavak ve söğüt ormanıdır. Çevresi ekime hazır tarlalarla ve rengarenk çiçeklerin bulunduğu yemyeşil meralarla kaplıdır. İklimin sert olması nedeniyle bağ ve bahçeciliğe müsait değildir. Yakın senelere kadar, çevre il ve ilçelerini besleyen bir buğday ambarı idi. Pancar ekimi ve hayvancılık  başlı başına geçim kaynaklarındandı. Girdilerin fazla olması, devlet desteğinin kaldırılması,  pancar ekimine konulan kota, et politikasındaki istikrarsızlık  üretimi azaltmıştır. Bugünkü  manzara;  bomboş köyler, ekilmeyen ucu bucağı olmayan tarlalar... Neticede büyük bir  işgücü ve beyin göçü. Tek ümid... Devamı

22 12 2007

SUDAKİ ATEŞ / ZÜBEYDE SEVEN TURAN

SUDAKİ ATEŞ             Yazarı: Ferda İzbudak Akıncı            İlya Yayınevi            Roman            Kitap tanıtımlarında çokça da, okuyanın ruhuna dokunuvermek ya da yazanın ait olma duygusuna kayıvermesini gözlemlerim. Sözün yalın halinden çıkıvermesi, kanat takıvermesi kimi tümcelerde… Yer yer de zamanı ipek böceği inceliğiyle tartmasını yazarın!            Aynı kuşağın insanı, dahası benzer duyarlılıkları yaşamış biri olarak yürek telim sızladı Sudaki Ateş’i okurken! Bildik yollardan yürüyor, bildik basamaklardan çıkıyor gibi duyumsadım. Her tümceyi okurken sesini duydum Sevgili F.İ.Akıncı’nın! Sesli bir roman bu!  Bir dönemin yaşamları ezen, dalayan, vuran, kıran, parçalayıp yok eden yapısını sorguluyor bu yapıtla! Yüksek sesle yapıyor bu sorgulamayı hem de! Çarpıcı, bir o denli imgesel söylemiyle sözü en yalın haline damıtıyor. Şiirle yola çıkanlardan olduğunu bildiğimden şaşırmadım buna. Dahası şiirle yola çıkanların düzyazıdaki imgesel kurgu yetkinliğine taşıdı beni Sevgili Akıncı! Özellikle Anadolu insanının söylemine yakın duran tümcelerin altını çizdim. Bunlardan; “Ayazın dili sertti/ Özel otomobiller, kurdukları cümlelerin ortasından geçip gidiyordu/ Ateşin karı yaktığı yerlere/ Orada zaman ince belli bir kum saatinden geçti./ Sıkıntı kocaman bir yılan olup evin ortasına çöreklendi./ Yaralı bir çığlıktı/ Kıt kanaat sürdürülen yaşamların gölgesi düşmüş camlara/ Zaman ağırlaştı, koyulaştı/ Her dinleyen bir anlayana dönüşemez,”Ayrıca, ”Toprak satıp pamuk alıyoruz ey millet! Söke Ovası’nın kalbi sızlamasın da kimin sızlasın!/ Bahar bayramında Tarkan ile eğlenen bir gençlik yetiştirilmişti,/ Dudaklarında yılbaşı gecelerinin provaları... Devamı

16 12 2007

Kastamonu İz Bırakanlar

Kastamonu İz Bırakanlar Celalzade Mustafa Çelebi (Koca Nişancı) Cumhuriyet Dönemi Kastamonu Valileri İsmail Mahir Efendi Kadıköylü Ali Bey (Enderuni) Kastamonulu Şairler Latifî (Abdüllatif Çelebi) Mehmed Paşa (Elmas) Mustafa İzzet Efendi Sadi Çelebi Şevki Efendi (Mehmed) Oğuz Atay Kemal Bisalman Mahir Dağlı Mehmet Emin Değer Mustafa Lütfü Engin Orhan Şaik Gökyay Eser Gürson Rıfat Ilgaz İsmail Hakkı Ketenoğlu Melek Ökte Nuri Halil Poyraz Sabahattin Sönmez Cihan Ünal Kemal Biselman(Kastamonu-Taşköprü) (1931-1999) Gazeteci, yazar. Taşköprü’de doğdu. Ortaöğrenimini İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamladı (1951). Ankara Hukuk fakültesi’nde bir süre okuduktan sonra Son Telgraf, Gece Postası’nda muhabir olarak çalıştı. Hürriyet, Milliyet, Son Havadis, Tanin, Şehir gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü, sekreterlik, muhabirlik yaptı. Yeni gazete (1965-1968) ve Milliyet gazetelerinde yazdığı fıkralarla tanındı. Daha sonra yayımlamaya başladığı Ortam (1971), Yeni Ortam (1972-1974) dergi ve gazetelerinde yazılarını sürdürdü. Kastamonulu Şairler (Kastamonu) ANDELÎBÎ: Kastamonu’ludur.. İstanbul’da imamlık yapmıştır. Sesinin güzelliğinden dolayı Bülbül Hasan diye tanınmış ve bu yüzden de Andelîbî mahlasını kullanmıştır. ÂRİF: Babası tanınmış kadılardan Kastamonu’lu Sâlim Efendi’dir. Reisü’l-küttâb Ârif Efendi olarak tanındı. Üçüncü defa nişancılık görevinden azledildikten sonra 1817de öldü. Türkçe, Arapça ve Farsça şiirler yazan şâirin bir de divanı bulunmaktadır. ÂRİF MEHMED EFENDİ: Kastamonu’da doğmuş, Hoca Neş’et Efendi’ye intisab etmiş ve İdris Ağa’nın kâtibi olmuştur. Hâcegân rütbesine ulaşmış, dîvan tezkireciliği, padişah kethüdalığı, Yusuf Ziya Paşa sadaretinde rûz-nâme hocalığı ve çavuşbaşılık yapmış, nişancı olmuştur. BEYÂNÎ: Kastamonu’da doğan şair hayıtını kâtiplik yaparak geçirdi... Devamı

16 12 2007

Çaman yoğun bakımda

Çaman yoğun bakımda 1943 Kastamonu doğumlu Ünlü tiyatrocu Hadi Çaman, Kocaeli'de yoğun bakıma alındı. Kas hastalığına yakalanan ve yoğun bakımda tutulan Çaman'ın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu bildirildi. Onlarca tiyatroda oynayan ve yönetmenlik yapan usta oyuncu Hadi Çaman, aniden rahatsızlanınca Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırıldı. Durumu ciddi olduğunu gören doktorlar Çaman'ı hemen yoğun bakım servisine aldı. Onlarca tiyatro ve bir çok filmde oynayan Çaman'ın tıp dilinde ALS ismi verilen kas hastalığına yakalandığı bildirildi. Çabuk ilerleyen kas hastalığının solunum yollarını etkilediği öğrenilen Çaman'ın sağlık durumunun ciddiyetini koruduğu da edinilen bilgiler arasında. Onlarca tiyatroda oynayan ve kendi tiyatrosu olan Hadi Çaman, 1943 yılında Kastamonu'da doğdu. Hadi Çaman, ilk ve orta öğrenimini Abdurrahman Paşa Lisesi'nde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde eğitim aldı. Amatörce ilgilendiği tiyatro sanatında 1962 yılında Dormen Tiyatrosu ve ardından Kent Oyuncuları'nın açtığı bir sınavı kazanarak Altın Yumruk adlı oyunda profesyonelliğe adım attı. Daha sonra Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosu, Nisa Serezli - Tolga Aşkıner Tiyatrosu, Miyatro (Müjdat Gezen), Şan Tiyatrosu gibi tiyatrolarda da onlarca oyunda oynadı. 1982 yılında Yeditepe Oyuncuları'nı kurdu. O zamandan beri aralıksız olarak Nişantaşı'ndaki kendi tiyatrosunda sanat yaşamını sürdürüyor. Nasrullah, 15.12.2007... Devamı

16 12 2007

Köy Enstitüleri'ni unutmadık / Hürriyet, 15 Aralık 2007

15 Aralık 2007 Doğan HIZLAN  dhizlan@hurriyet.com.tr Köy Enstitüleri'ni unutmadıkEğitim hayatımızda ve edebiyatımızda Köy Enstitüleri'nin yerini, önemini unutmadık. Unutmadım.Her eser bazı adlarla anılır, bu sözü çok sık yinelerim. Çünkü onlara olan borcumuzu adlarını anarak bir ölçüde öderiz.Köy Enstitüleri denince, efsanevi İsmail Hakkı Tonguç'u çağrıştırır belleğimiz. Onun yaşamını okuyarak, yaptıklarını öğrenerek, bir insanın bir davaya nasıl kendini adadığını görerek, bu kurumları anlamak çok daha gerçekçi bir anlayıştır.Engin Tonguç'un hazırladığı Bir Eğitim Devrimcisi İsmail Hakkı Tonguç, Yaşamı, Öğretisi, Eylemi adlı kitabı okuduğunuzda, bu kurumun önemini, Anadolu eğitim aydınlanmasını nasıl gerçekleştirdiğini belgelerle, tanıklıklarla öğreneceksiniz.Kitabın başında şu yazılı: Mustafa Ekmekçi için.Birinci sayfada Mehmet Başaran'ın dizeleri var:"Otlar böcekler gibiydik bozkırdaAcılarda gökyüzü kadardıkBizden geçerdi zamanın karanlığıYorgun öküzler karasabanlarlaUnutulmuş, unutulmuş, unutulmuş köylerdik." Köy çocuklarına eğitimi ulaştıran enstitülerin sadece eğitim sistemindeki yeri bile övülmeye değer. Ancak orada okuyanların bir edebiyat yaratmaları, edebiyat tarihimiz açısından büyük bir anlam taşıyor.Anadolu'ya gerçekçi bakışı, onlar olmasa bilemezdik.İsmail Hakkı, Karlsruhe'de yarım kalmış öğretimini tamamlarken, öğretme üzerine de kafa yoruyordu. İyi bir resim, elişi öğretmeni olmak istiyordu. Çünkü yaratmanın bütün alçakgönüllü işlerini aynı derecede önemsiyordu.İsmail Hakkı Tonguç kitabı yalnız büyük bir eğitimcinin yaşamını, yaptığı yüce işleri anlatmıyor, bir bireyin ekseninde dönenip durmuyor, cumhuriyetin bütün eğitim sistemi konusunda bilgi veriyor.Cumhuriyet rejimini kim anlayabildi, kim iyi uygulayabildi.Kitabın okunması gereken bölümlerinden biri, Cumhuriyet Eğitiminin Birinci Altın Dönemi (1926-1928) başlıklı yazıdır.Başlangıç paragrafını birlikte okuyalım:"Başkent Ankara 1926 yılının ilk günleri... Devamı

14 12 2007

Oğuz Atay ile dertleşme

Hürriyet; 14 Aralık 2007 Ahmet HAKAN  ahmethakan@hurriyet.com.tr İlle de bizden olsunTÜRKİYE’nin yarısından oy almayı başaran AKP, biricik atama kriteri olarak "İlle de bizden olsun" kriterini iyiden iyiye benimsemiş durumda...Bu konuda herkes neredeyse ittifak etmiş durumdadır. (...)   Oğuz Atay ile dertleşme- HANİ bir öykünün sonunu "Ben buradayım sevgili okuyucu, peki sen neredesin?" diye bitirmiştin ya... "Sevgili okuyucuların" olarak hepimiz sesimizi, ölümünden ancak 30 yıl sonra yükseltme mecali bulduk... Her şeye ama her şeye geç kalmış bir ulusun çocukları olarak, ölümünün 30. yılında sana "Buradayız Oğuz Baba" diyoruz.- Beni kalbimden vuran romanlar var ya... İşte onlardan ilki "Suç ve Ceza" ise, ikincisi senin kaleme aldığın "Tutunamayanlar" romanıdır... "Oğlum Osman / Kızım Ayşe" türü sade suya tirit hidayet romanlarının sevimsiz havasından sonra, "Suç ve Ceza"nın adamın ciğerine işleyen sert havasıyla karşılaşınca bir süre nefessiz kalmıştım... "Tutunamayanlar" ise bir yumruk gibi girmişti dünyama... Hayatımı değiştirmişti... "Tutunamayan" rolü bile oynamıştım uzun bir süre... Daha ne olsun...- 30 yıl aradan sonra sana haber veriyorum: Dramını yazdığın "Türk aydını" ortadan kayboldu Oğuz Baba... Kimi "Proje adamı" oldu... Kimi kafayı yedi... Kimi kendisine sunulan dünya nimetlerine fit oldu... Kimi şöhret afetine tutuldu... Kimi danışman oldu... Kimi sessizce uzlete çekildi... Yani aydın kalmadı ortada Oğuz Baba! Aydın kalmayınca da "dram"ın da bir anlamı kalmadı. - Senden sonra kimse hem olağanüstü naif ve içtenlikli, hem de hınzır ve ironik olamıyor Oğuz Baba... Buralarda artık herkes fazlasıyla stratejik ve "ödüllere ayarlı" oldu... Gelip bir göz atsan memlekete, "İyi ki erken ölmüşüm" dersin... ... Devamı

13 12 2007

Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu

13/12/2007 ‘Tutunamayanların’ yazarı için sempozyum Oğuz Atay, ölümünün 30. yılında düzenlenen bir sempozyumla anılıyor. Oğuz Atay, ölümünün 30. yılında düzenlenen bir sempozyumla anılıyor. İletişim Yayınları, 13-14 Aralık tarihlerinde Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde (MSGSÜ) ‘Türk Edebiyatının Oyun Bozanı: Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu’ düzenliyor. Edebiyat dünyasının önde gelen isimleri 2 gün boyunca Atay’ın eserleri, hayatı ve edebiyatını irdeleyecek. MSGSÜ’nün Fındıklı Kampüsü oditoryumunda yapılacak olan sempozyuma panelist, oturum başkanı ve konuşmacı olarak katılacak isimler şunlar: Abdullah Uçman, Arzu Aygün, Aslıhan Aksoy Sheridan, Barış Tut, Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Elif Aksoy, Elif Şafak, Elif Türker, Emre Ayvaz, Fatih Özgüven, Feridun Andaç, Füsun Akatlı, Halit Refiğ, Handan İnci, Hayati Asılyazıcı, Hilmi Yavuz, İbrahim Yıldırım, Jale Parla, Laurent Mignon, Mahmut Temizyürek, Meral Özbek, Murat Belge, Murat Yalçın, Murathan Mungan, Nurdan Gürbilek, Oğuz Demiralp, Orhan Koçak, Özge Şahin, Sadık Yalsızuçanlar, Seval Şahin, Sevda Şener, Sibel Irzık, Suna Ertuğrul, Talat S. Halman, Ümit Kıvanç. Sempozyumda ayrıca, Oğuz Atay’ın günlüğünden alınan parçalarla oluşturulmuş bir performans, Oğuz Atay belgeseli, TRT için TV filmi olarak çekilen Oyunlarla Yaşayanlar adlı tiyatro oyununun gösterimi ve Atay üzerine çeşitli yazarlarla yapılmış röportajların barkovizyon sunumu da yer alacak. Oğuz Atay’a Armağan İletişim Yayınları da yazar için ‘Oğuz Atay’a Armağan/Türk Edebiyatının Oyun Bozan’ı’ adlı bir de kitap yayımladı. Handan İnci tarafından hazırlanan kitapta, Afşar Timuçin’den Selim İleri’ye, Ömer Madra’dan Murathan Mungan’a, Halit Refiğ’den Yusuf Atılgan’a kadar birçok edebiyatçı, sanatçı ve gazetecinin Atay ve eserleri üzerine yazdığı yazılar bir araya getiriliyor. Kitapta ayrıca, ... Devamı

13 12 2007

Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu

11/12/2007 'Tutunamayanlar' İstanbul'da buluşuyor    TÜRKÇE edebiyatın oyun/bozanı Oğuz Atay, 'Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu' ile Fındıklı'daki Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryumu'nda anılacak. 13-14 Aralık tarihlerinde iki gün sürecek olan sempozyum 09.30'daki 'Sonunda Bana Bunu da Yaptınız' adıl performans gösterisiyle açılacak. Bilkent Üniversitesi'nden Prof. Talat S. Halman, MSGSÜ'den Prof. Rahmi Aksun-gur ve Doç. Dr. Handan İnci'nin açılış konuşmaları ardından başlayacak sempozyumda Füsun Akatlı, Meral Özbek, Feridun Andaç, Seval Şahin, Ümit Kıvanç, Barış Tut, Elif Şafak, Fatih Özgüven, Hilmi Yavuz, Doğan Hızlan, Selim İleri, Halit Refiğ, Cevat Çapan, Jale Parla, Murat Belge, Orhan Koçak gibi birçok akademisyen, öğrenci, edebiyatçı ve sanatçı çeşitli sunumlar gerçekleştirecek ve oturumlara katılacak. Programın tam metni için www.iIetisim.com.tr adresini ziyaret edebilirsiniz. Kültür Sanat Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu (Sempozyum) Yer: Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Oditoryumu - Fındıklı 13.12.2007 - 14.12.2007 Türk Edebiyatının Oyun/bozanı... Ölümünün 30. Yılında Oğuz Atay Sempozyumu   13 Aralık Perşembe   09.30 – 09.45: “Sonunda Bana Bunu da Yaptınız” (Performans) 09.45 – 10.00:  “Hayat Bir Oyundur” (Belgesel: Nilgün Eroğlu Maktav)   Açılış konuşmaları: 10.00 – 10. 20:   Prof.  Talat S. Halman (Bilkent Üniversitesi)           Prof. Rahmi Aksungur (MSGSÜ) Doç. Dr.  Handan İnci (MSGSÜ)   10.20 – 10.30: Çay arası                 I. Oturum: Yöneten /Prof. Dr.  Abdullah Uçman 10.30– 10.50 Oğuz Demiralp, “Oğuz Atay’a Mektup”... Devamı

11 12 2007

Pirinç ve Sarımsak'ta birinciyiz

Pirinç ve Sarımsak'ta birinciyiz Türkiye ekonomisinde tarımın payı son yıllarda giderek azalırken, yerini sanayi ve hizmetler sektörüne bırakıyor. Ancak halen birçok ilde en önemli geçim kaynağı olarak tarım öne çıkıyor. Türkiye'de Taşköprü ve Tosya ilçemiz ise Sarımsak ve pirincin cenneti olarak gösterildi.Tarım Bakanlığı tarafından Türkiyedeki sarımsağın yüzde 25'inin Taşköprü ilçemizde üretildiği belirtilirken,Tosya'da da yılda 18 bin ton pirinç üretildiği açıklandı. Devamı

11 12 2007

Kırmızı Sinop

Mehmet YAŞİN  myasin@hurriyet.com.tr Kırmızı SinopTürkiye'nin en kuzeyindeki Sinop kenti, bir köşede unutulmuş kalmış sanki. Nüfusu 10 bin civarında olduğu için ne yatırımcının, ne de gezen insanın dikkatini çekmiş. Oysa ki Sinop, balıkçı kasabası görünümü, yemyeşil ormanları, balıkları, surları, kırmızısı ve hapishanesiyle görülmesi gerekli güzel bir kent.Türkiye'nin en kuzeyindeki Sinop'a ilk defa yolum düşüyordu. Samsun'dan sonra yol daralmış, deniz kenarından biraz uzaklaşmış, yılan gibi kıvrım kıvrım olmuştu. Ormanın arasından geçip gidiyordum. Karadeniz, dalların arasından bir görünüp bir kayboluyordu. Kente vardığımda hava kararmak üzereydi. Limana indim ve şaşırdım. Güneyli bir kentteydim sanki. Küçük limana balıkçı tekneleri demir atmıştı. Kıyıda ise balık restoranları sıralanmıştı. Her birinin önüne koca bir duba bağlanmış, onların üstüne de masalar konmuştu. Hava mis gibi balık kokmaya başlamıştı. Çünkü vakit gelmişti artık. Gün bitimlerinin bildik görüntüleri Sinop limanına da çökmüştü. Kimi duba meyhanelerde, kimi teknesinin arkasına kurduğu sofrada, kimi sevgilisiyle, kimi eşi dostuyla akşama hoş geldin diyordu. Kuzeyin güneyli kentinde, ben de sahildeki bir masada kendime yer açıp hem akşama hem Sinop'a merhaba dedim.Buraya gelmeden önce kaynak araştırmasına giriştiğimde şaşırıp kalmıştım. Adların öyküleri beni çok etkiliyordu. Onun için işe kentin adıyla başlamak istemiştim. Kaynaklara bakınca hayretle gördüm ki, kentin adı antik dönemden beri hemen hemen aynıydı. Bugünkü Sinop, o zamanlar (ve yüzyıllar boyu) Sinope diye anılmıştı. Bu adın anlamı üstüne birçok varsayım anlatılıyordu. Kimine göre bu isim, Irmak Tanrısı Osopos'un güzeller güzeli kızı Sinope'den geliyordu. Tanrıların tanrısı Zeus, bu kıza sırılsıklam aşık olmuş ve aşkının karşılığı olarak bu toprakları ona armağan etmişti. Hitit kaynaklarına göre ise Sinop ilk kez Hititçe Sinova adı ile anılıyordu. Bazı kaynaklarda Sinop'un adının Asurluların ay tan... Devamı

09 12 2007

İlk kadın mitinginin yıldönümü

İlk kadın mitinginin yıldönümü 10 Aralık 1919 Çarşamba günü, yurdumuzun işgalini protesto etmek için Kız Öğretmen Okulu bahçesinde üç binden fazla Kastamonulu kadın bir araya gelmiş; ilk Türk Kadın Mitingi’ni işgale karşı yapmışlardır.Vatana giren işgalcilerin yaptıkları vahşetleri kınamışlar, ABD Başkanının, Fransa Cumhurbaşkanının eşlerine, İngiltere ve İtalya kraliçelerine telgraflar çekmişler, gerekirse cepheye koşup kanlarının son damlalarına kadar erkekleriyle birlikte savaşacaklarını haykırmışlar, gözleri kin ve çıkar bulutları ile kaplanmış işgalcilere seslerini duyurmuşlardır. Anadolu’nun dört bir yanında bağrı yanık analar, bacılar, yavuklular ağlamış, Balkanlar’da, Galiçya’da, Yemen’de, Kırım’da, Sina çöllerinde, Hicaz’da, Basrada, Allahüekber dağları’nda vatanını savunan Mehmetçikler ya şehid olmuş ya gazi düşmüştü. Geri dönebilenler de ocağının tütmesini değil vatanın istiklâle kavuşup kavuşmayacağını düşünüyorlarmış. Bununla beraber İstanbul Hükümeti, Ordunun elindeki silahları da galip devletlere vermeyi taahhüt etmişti. Sadece Kâzım Karabekir Paşa komutasındaki Ordumuz silahını teslim etmemiş ve askerler de terhis edilmemişti. Savaşın sona ermesine rağmen düşmanlar durmamış, vatanın dört bir yanını işgale başlamıştı. Anadolu insanının yıllardır belini büken yokluk ve savaşlara rağmen vatan uğruna elinde avucundakinin son esamesi ile dahi halk akın akın Kuvay-ı Milliye’ye koşuyormuştu. Çünkü o milletin gür sesi haline gelmişti. Önce Müdafa-i Hukuk Cemiyetleri, Redd-i İlhak Cemiyetleri kurulmuş, Kuvay-ı Milliye’nin Erzurum ve Sivas kongreleri sonrasında dünyada ilk defa istiklâli milletce sağlayan Millet Meclisi’ni oluşturmuşlardı. Dünyaya örnek olacak bağımsızlık destanını bütün milletin göğsünü siper etmesiyle yazılmıştı. İstiklâlin yolu cephede savaşan Mehmetlerle olduğu kadar kağnıların, Türk kadınlarının sırtındaki cephanelerle de açılmıştı. İnebolu’ya gelen cephan... Devamı

09 12 2007

Ayı bal çaldı, insanlar vurdu

Ayı bal çaldı, insanlar vurdu 370 kiloluk ayıyı vuranlar, başında gururla poz verdi. Ayının suçlanan 'yağmacı' ayı olduğu, boynundaki portakal büyüklüğündeki benden anlaşıldı. Kastamonu'da avcılara 7 bin 500'er YTL karşılığında üç ayı vurmaları için izin çıkmıştı. FOTOĞRAF: AABal ve meyvelere dadandığı için 'yağmacı' suçlamasıyla hakkında 'vur emri' çıkarılan ayı öldürüldü. Kastamonu'da avcılar, 7 bin 500 YTL'yi bastırıp iki ayı daha vuracak 08/12/2007 (339 kişi okudu) KASTAMONU - Hakkında 'vur emri' çıkarılan ayı, iki aydır devam eden sürek avından daha fazla kaçamadı. Suçu 'yağmacılık'tı, peşindeki avcılar onu 'boynundaki ben'den tanıyıp tetiğe bastı. Öldükten sonra avcıları arkasında gururla poz verdi. Kastamonu'nun Azdavay ilçesine bağlı Kayabaşı Köyü ve çevresindeki köylerde arı kovanları ve meyve ağaçlarına zarar verdiği belirlenen, 2.3 metre boyunda, 370 kiloluk ayı vuruldu. 'Fırsatçı-yağmacı' suçlamasıyla vur emri çıkarılan ayı, Milli Parklar Müdürlüğü aracılığıyla Erdoğan Avcı ve Safari Ekibi'nin organizasyonuyla bölgede oturan bir avcı tarafından öldürüldü. Avcı ekibe, 'yağmacı' ayının boynunda portakal büyüklüğünde bir ben olduğu söylendi. Köylülere ve Milli Parklar Müdürlüğü görevlilerine gösterilen cesedinden, doğru ayının vurulduğu belirlendi. Ekiplerin iki aydır peşinde olduğu 'yağmacı' ayı, köylülerin 250 arı kovanına ve meyve ağaçlarına zarar vermek, ayrıca hayvan otlatan bir kadına da saldırmakla suçlanıyordu. Vücudunda tırnak izleri bulunan kadının doktor raporu aldığı belirtildi. Doğa Koruma ve Milli Parklar Kastamonu Şube Müdürü Dr. İsmail Menteş, "Bakanlık, Kastamonu sınırları içinde 2007 için, 7 bin 500'er YTL karşılığında, üç ayı avlama izni vermişti. İzni alan ekip, ilk ayıyı dün akşam (önceki akşam) vurdu" dedi. Türkiye'de koruma altında olan ayılar, yedi yıl aradan sonra Çevre Bakanlığı'nın izniyle yeniden avlanmay... Devamı

07 12 2007

Şairler de şiir okumuyor

Şairler de şiir okumuyor Attilâ İlhan Şiir Ödülü’nü kazanan Hüseyin Alemdar ilginç bir saptama yaptı: Yarışmaya 1034 kişi katılmış, ama şiir kitaplarının satışı 500’ü geçmiyor. Demek ki şairler de okumuyor 4 Kasım 2007 Pazar M.Zeynep Özkartal   Attilâ İlhan Şiir Ödülü’nü 25 yıldır şiir kitapları yayımlanan ancak bugüne kadar geniş kitlelere ulaşma fırsatı bulamayan şair Hüseyin Alemdar, “Vakitler İncelikler” adlı dosyasıyla kazandı. 1962 doğumlu şair, yalnızca bir ödül kazandığına değil, ödülün adını Attilâ İlhan’dan almış olmasına da seviniyor. Çünkü Attilâ İlhan’ın onun hayatında çok önemli bir yeri var. Öyle ki, “İstanbul’a ilk ayak bastığım '70’lerde Attilâ İlhan şiiriyle tanıştım. Ondan önce Garip şiirinin etkisindeydim. İlhan’ın şiirlerini görünce bütün defterlerimi attım” diyecek kadar etkilenmiş büyük ustadan.Hüseyin Alemdar’ın Attilâ İlhan’a olan hayranlığı ortada. Ancak şiirinde en çok Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın etkisi var. Dağlarca’nın “Havaya Çizilen Dünya”, “Asu” ve “Çocuk ve Allah” kitapları Alemdar’ın şiir yolculuğunda önemli duraklar. Arabesk senaryolar yazdıAttilâ İlhan ile şiirin yanı sıra iki ortak noktası daha var Hüseyin Alemdar’ın: Sinema ve Beyoğlu.Babası Mehmet Alemdar, film yapımcısıdır '70’lerde, Hüseyin Alemdar da kendini Beyoğlu’nda Yeşilçam piyasası içinde bulur. Lise yıllarından beri yazdığı şiirlerin yanına ikinci bir tür eklenir: Senaryo.Arabesk filmlerinin revaçta olduğu yıllarda ilk senaryosu, Müslüm Gürses’in başrolünü oynadığı “Yıkıla Yıkıla” olur. Toplam 10 senaryo yazar, ama ortamı pek benimsemez. Bugün ise o setlerde daha fazla bulunmadığına hayıflanıyor. Arabeskin “bir başkaldırı” olarak devrimci ruhuna hitap ettiğini söyleyen Alemdar, “O setlerde daha uzun zaman geçirseydim çok besleyici olurdu”... Devamı

07 12 2007

Marifet Sakalda Değil

Marifet sakalda değil Sakallı Celâl bilerek eskittiği paltosu, kitap çuvalı ve 'özgürlük' olarak nitelendirdiği sakalıyla dönemin tüm düşünürleri tarafından el üstünde tutuldu 30/11/2007 (142 defa okundu) ÖZLEM KÜÇÜK (E-mektup | Arşivi) Sakallı Celâl, 1886 yılının kazma kürek yaktırdığı bir Mart gününde Miralay Hüseyin Hüsnü Paşa ve Ayşe Melek hanımın üçüncü oğlu olarak dünyaya gelir. Çevresine biraz tepeden bakan annesi ile Celâl'in yıldızı hiç barışmaz. Çocukken annesinin 'paşa hanımı' tavırlarına sinirlendiği için makam faytonunda kendini arabacı askerin yanına atıp, annesini utandırır. Zaten sonraları annesi için "Askerler, babama selam durduklarından daha çok anneme selam dururlardı! Benim annem Abdülhamit'in dişisidir" diyecektir. Aynı Ayşe Melek hanım, Celâl devlet bursu ile Fransa'ya siyaset bilimi okumaya gittiğinde, oğlundan gelen "devlet katında bölümü ile ilgili değişiklik ricasında bulunması" isteğine "Devlet neyi uygun görmüşse onu tahsil et... Onlardan daha iyi mi bileceksin?" cevabını verecek, o günden sonra Celâl bey, o meşhur sakalını koyverip bir daha da kesmeyecektir. Sakallı Celâl yaşı geldiğinde ailesince Mekteb-i Sultani'ye, bugünkü adıyla Galatasaray Lisesi'ne 110 numara ile kaydedilir. O vakitten sonra ne o Sultani'den ne de Sultani ondan vazgeçer. Liseyi bitirdiğinde Fransa'ya üniverisite eğitimi için gittiyse de tamamlayamadan geri döner. Kitabın bu kısmı ve soyağacı gereğinden fazla uzun anlatılıp bizi kahramandan biraz uzaklaştırsa da sonrasında Sakallı Celâl'i, Sakallı Celâl yapan olaylar ve bu kitaba konu olmasını sağlayan hikâye başlıyor. Eli öpülen adam Celâl bey, o dönem için 'fazla geniş' vizyonu, ileri görüşlülüğü ile tahmin edileceği gibi dokuz köyden kovulur. Öğretmenliğe başladığındaki ilk görev yeri Üsküp'te öğrencilerden bir futbol takımı kurduğunda, şeytan icadı oyun yüzünden 'komünist' olarak nitelendirilir ve görevden alınır. Sonrasın... Devamı

06 12 2007

Kar Fırtınası

Kar fırtınası 24 Kasım Öğretmenler Günü nedeniyle İl genelinde öğretmenler arası düzenlenen anı yarışmasında İhsangazi YİBO Sınıf Öğretmeni Güngör Sakçı’nın ‘Kar Fırtınası’ başlıklı anı eseri birinciliğe layık görüldü. İhsangazi Milli Eğitim Müdürlüğü’nde düzenlenen bir törende plaket ile ödüllendirilen Sakçı’nın yazısı; KAR FIRTINASI Yıl 1999. Anadolu’nun ücra bir köşesinde moda deyimle “naturel” bir köyünde görev yapıyorum.1-5 sınıflar toplam 15 öğrencim var.Köye ilk geldiğimde köylüler çok sevinmişlerdi.Hocam senden önceki öğretmen fişlerimizi dolduruyordu,sende yazabilir misin? Diyorlardı.İlk bir ay çeşitli uyum sorunları ile geçti.Kızım henüz 2 yaşında olduğu için sağlık sorunları olur ise doktora nasıl ulaşabileceğimi düşünmekle geçti. Köylüler kışın yaklaştığını, bazen bir metre kar yağdığını ulaşımın 15 gün yapılamadığını,elektrik ve telefonun 1 hafta kesildiğini , lüks(gaz lambası) alıp almadığımı soruyorlardı.Sürekli kış hazırlıkları yapıyorlardı.Anlaşılan önümüzdeki aylar zor geçecekti.Yaşlı Köylüler “kar,su ve ateşe yiğitlik olmaz “diyerek yaşanmış bazı olaylardan bahsediyorlardı. Kasım ayı ortalarında önce karşı tepelere daha sonra yerlere kar yağmaya başladı.Bir sabah uyandığımızda yaklaşık yarım metre kar yağmıştı.Öğrencilerim yaklaşık 2-3 km mesafedeki mahallelerden geliyorlardı.Aileleri okula kadar getiriyorlardı.Köyün ana yol ile bağlantısı 6 km ‘lik stabilize bir yoldu.Bu yol çok virajlı ve yer yer uçuruma bakan yerleri vardı. Kurban bayramı arefesindeydik.Kastamonu ‘da ki akrabalarımıza yol kapalı olduğu için gidemiyorduk.Bayramı köyde geçirmeye karar verdik.O gün akşam saatlerinde bir minibüs zincir takarak köye kadar gelmişti.Bu minibüs ile anayola çıkmaya karar verdik.Yaklaşık bir aydır köyden çıkamamıştık. Akşam 18.00 civarında hazırlıklarımızı tamamladık.Şoföre yolun durumunu sordum.”Hocam zincir taktım,anayola çıkabiliriz” dedi.Köylüler ile vedala... Devamı

05 12 2007

Oğuz Atay Roman Yarışması Sonuçları Açıklandı

Oğuz Atay Roman Yarışması sonuçları açıklandı.   Kastamonu Valiliği İl Kültür Müdürlüğü tarafından bu yıl ilki düzenlenen Oğuz Atay roman yarışmasında birinciliği yazar İhsan Oktay Anar aldı.       15 aralık 2007 tarihinde Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezince ödül töreni ve ardından Oğuz Atay konulu panel düzenlenmiştir.    Panel katılımcıları : Turhan Günay,Ahmet Tüzün,Necmiye Alpay,Betül Tarıman,Ersin Kalkan,Nilay Özer,Mehmet Fatih Uslu,Emrah Pelvanoğlu,Özge Şahin,Alphan Akgün     Sunum: Sevda Zeynep Karadağ       Ödül ve panel sekreteryası: Numan Karanlık / Araştırmacı     Adres:Kastamonu Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi.   A. Ömer Türkeş , Afşar Timuçin, Ahmet Ümit, Ali Akay, Arzu Aygün, Atilla Özkırımlı, Ayfer Tunç, Berna Moran, Cevat Çapan, Ç. Begüm Soydemir, Çağlar Keyder, Doğan Hızlan, Ekrem Işın, Enis Batur , Erdoğan Şuhubi, Faruk Haksal, Fatih Özgüven, Fethi Naci, Füsun Akatlı, Günay Özmen, Gürsel Göncü, Güven Turan, Haldun Taner, Halit Refiğ, Hilmi Yavuz, Jale Parla, Kürşat Başar, Mahmut Temizyürek, Mehmet Seyda, Memet Baydur, Memet Fuat, Murat Belge, Murat Gülsoy, Murat Yalçın, Murathan Mungan , Mustafa Alp Dağıstanlı, Nurdan Gürbilek, Oğuz Atay, Oğuz Demiralp, Oktay Akbal, Oray Tuğlan, Orhan Pamuk, Orhan Şahinler, Orhan Koçak , Ömer Madra, Pakize Kutlu, Perihan Mağden, Rauf Mutluay, Recep Bilginer, Sadık Yalsızuçanlar, Selim İleri, Semih Gümüş, Sibel Irzık, Vüs`at O. Bener, Yavuz Atay, Yıldız Ecevit, Yusuf Atılgan , Zeynep Atamer, Zühtü Bayar İLK BASKI Oğuz Atay'a Armağan Oğuz Atay, yedi yıllık kısa yazarlık hayatına sığdırdığı eserleriyle Türk edebiyatının klasikleşen yazarlarından biridir. Ardında bıraktığı kitaplar, edebiyat geleneğimizde yepyeni bir Türk romanın habercisi olmuştur. Elinizdeki derleme kitap, Tutunamayanlar ilk çıktığı günden bugüne kadar Oğuz Atay hakkında çıkan yazı ve eleştirilerden; ... Devamı

27 11 2007

TEL SARARIM, KALIP ÇAKARIM / Fikri UZUN

Tek kanal televizyon döneminde, Ayhan Işıklı, Öztürk Serengil’li, Türk filmleri ve Dallas, Filamingo Yolu gibi Amerikan dizilerinin bol-bol gösterildiği, bu dizilerin seyredildiği saatlerde sokaklarda kimsenin kalmadığı, hayatın durduğu yılların ardından, “Gezelim Görelim-Yol Hikayeleri” gibi programlar yapılıp yayınlanmaya başladı. Tayfun Talipoğlu’nun, belgesel niteliğindeki “Yol Hikâyesi” programı da izlenmeğe değerdi. “Yol Hikâyesi; insanların sıra dışı yaşantılarını, ekrana taşıyor, Tayfun Talipoğlu’nun güzel anlatımıyla da birleşince, beğeniyle izleniyor, alışılmışın dışındaki görüntüler ilgi çekiyordu. Hemen her programını izliyor, kaçırmamağa çalışıyordum.Programlardan birisinin yayınında, taş ocağı ve taş ocağında çalışanlar gösteriliyordu.Güneşin yakacak yer bırakmadığı yüzüne, çalışmanın üretmenin verdiği mutluluk yansımış, eldivensiz elleri meşinleşmiş, tırnakları kütelmiş bir kadın, bağdaş kurup oturmuş, taş kırıyordu, dört köşe şekil verdiği kaldırım taşlarını. Yaşar mı, yaşamaz mı, kimdir, nerelidir?..Ellerinden öperim.O, “Köşe dönücülere,” borçla geçinmeye alışmışlara inat ekmeğini taştan çıkartıyordu.Ne var ki ekmeğini taştan çıkartmaya çalışan azınlıktaydı. Gittikçe de azaldı. “Borç yiğidin kamçısıdır” söylemi bahane edilip, içte ve dışta borçlanıldı. Faizini ödemek için yeniden borçlanıldı. Borç, yuvarlanan kartopu gibi büyüdü gitti. “Borçlanma işini, ikili ilişkileri gözden geçireceğim” diyenler tükendi.Emek vererek kazanmak isteyenler de azaldı.Her konuda dünya sonuncusu olacak değiliz ya. Reklâmcılıkta, dünya sıralamasında önlerdeymişiz. Saçma sapanları, Radyo Televizyon Üst Kuruluna, reklâm denetim makamına takılması gerekip de takılmayanların dışında, çok seviyeli, gerçekçi, inandırıcı güven veren reklâmlarımız da var.Bu günlerde yayınlanan bir boru reklâmı, (İki bacanağın üretmeyi düşündüğü boru değil) reklâmdan çok, ”kısa dönem” halk eğitimi gibi... Devamı

27 11 2007

TANYERİ AĞARINCA / Fikri UZUN

Ağaçların gölgesine oturup, uzun-uzun konuştular.O gün, Kastamonu’ya gitmeyecek, Gölköy Öğretmen Okulu çevresinde sabahlayacaklardı. Yarın sınav vardı. Uykusuz sınava girmenin başarıyı olumsuz yönde etkileyeceğini hiç düşünmediler.Kitapları ellerinde, ağacın gölgesinden kalkıp yürürken; havaya baktılar; yağmur yağma belirtisi yoktu.Gölköy Öğretmen Okulu ile Teknik Ziraat Okulu arasında bir iki “tur attılar.” Bilgi alış verişi yaptı, girecekleri sınavın ders konuları ile ilgili konuştular.Teknik Ziraat Okulu önünden geri döndüklerinde, güneş battı. Ozan, güneşin battığı yöne baktı. Gökyüzünde parlak, sarı bir ışık gördü. Uçak sandı. Hava karardıkça, ışık ilerlemedikçe yıldız olduğunu anladı.Gökyüzündeki bildik yıldızlar daha görünmüyordu.Çocukluğunda davar güderken Güllü Kız’ın sık-sık söylediği: “Yıldız akşamdan doğarsın/ Dağlara boyun eğersin/ Sen de ben gibi yar mı seversin? / Doğmayaydın sarı yıldız mavi yıldız” türküsünü anımsadı.Bu ışık, ders kitaplarında da okuduğu “Çoban Yıldızı” olmalıydı.Hava karardı; yamaçlardaki çalılar insan, tepelerdeki ağaçlar dev oldu. Hep uzaklara bakıyor, yakınlarındaki ağaçları gözleri görmüyordu.Daha güvenli olduğuna inandıkları, eğitim binalarına yakın, elma ağaçları arasında, otları yarı kurumuş bahçeye oturdu, halka oluşturdular. Oturur oturmaz, oralarına buralarına pıtrak battı. Kendi olanaklarıyla, pıtrakları etkisizleştirdiler.Konaklayacakları elma bahçesinin, geceyi geçirmeye uygun olduğu üzerinde konuştular. Ses ayarlarını kısıp, bir süre yarın girecekleri sınavla ilgili birbirlerine soru sordu, ardından sessizliğe büründüler. Ya bedenlerini ağaçlar arasındaki tümseklere, ya da tümsekleri bedenlerine uydurup, ayakları halkanın içinde, başları dışında uzandılar.Bedenlerinin değişik yerlerine tutunan (yapışan) pıtraklar, tenlerine erişemese de, rahatsız ediyordu. Böcek ya da akrep soktuğunu sananlar oldu. Pıtrakları, yapıştığı yerden kopartıp attılar.Yattıkları yerde, o yana bu... Devamı

27 11 2007

RÜZGÂROĞLU / FİKRİ UZUN

“Müflis tüccar” iflas ettiğinde eski defterleri karıştırırmış.Biz de geçmişe sığınıp, dedemden bir masal daha anlatalım:Zamanın birinde, ormanlıklar içinde, zengin mi zengin, merhametli mi merhametli bir yaşarmış. Bu bey, uçsuz bucaksız ormanlıklar içindeki konağında oturur, atlarını, sığırlarını, davarlarını yaylalarda otlatırmış.Çobanlarına, sığırtmaçlarına, seyislerine, çiftçilerine aşçılarına hizmetçilerine ayrı-ayrı ev yapmış, neredeyse bir köy oluşmuş. Bu beyin adı, Rüzgâroğluymuş. Kendi yetiştirdiği rahvan atlarına iyi biner, işlerini görevli adamları görür, kendisi her gün atı ve iki köpeği ile ava gider, ormanda, yaylalarda gezermiş.Günlerden bir gün; atı yedeğinde, köpekleri yanı başlarında kuş ve böcek sesleri arasında ormanda dolaşırken bir geyik görüp, silahını ona doğrultmuş. Geyik; Rüzgâroğlu’na “melül-melül” bakmış. Rüzgâroğlu, silahını indirmiş. Geyik, hoplaya zıplaya çekip gitmiş, ormanın derinliklerinde kaybolmuş.Rüzgâroğlu, yamaçları inip, dereleri geçmiş, yokuşları aşmış. Ulaştığı düzlükteki kesilmiş çam ağacının, kurumuş kütüğüne oturup dinlenirken, karşı kayalıklarda yankılanan, nereden geldiği belli olmayan bir ses duymuş. Bu ses: “Ey Rüzgâroğlu; gençliğinde varlık, yaşlılığında yokluk mu istersin? Yoksa gençliğinde yokluk, yaşlılığında varlık mı istersin?” demiş. Rüzgâroğlu bu sese bir anlam verememiş.Konağına geldiğinde, “sineklik” odasına çıkmış, hanımını çağırmış. Hanımından başka, üç yaşında bir oğlu, beş yaşında bir de kızı varmış. Hanımı, çocukları uyutup, Beyinin yanına gitmiş. Rüzgâroğlu; ormanda olup bitenleri anlatmış, bu ses hakkındaki düşüncelerini sormuş. Hanımı da: “Yarın aynı yere yine git. O sesi bir daha duyarsan, ‘Gençliğimde yokluk, yaşlılığımda varlık isterim’ de, gençliğimizde ne eder-eder, kendimizi besleriz. Yaşlılık zor, o zaman varlıklı olmak daha iyi” demiş.Ertesi günü Rüzgâroğlu, aynı yerlerde avlanıp, aynı yerlerden geçmiş. Dönüşünde ayn... Devamı

27 11 2007

GÜCÜME GİDİYOR / Fikri UZUN

Avrupa, biz Türklerden, Türkiye’den hiç hoşlanmadı. Asırlar boyu birleşip, bize karşı güç oluşturdu, parçalamaya yok etmeğe kalkıştı. Eyleme geçmediği zamanlarda da, içten yıkmanın yollarını aradı.Dost gibi davranıp, bizi atlattı, aldattı.Oyunlarına gelmedik... Gelmedikte, sezemeden, sezdirmeden oyuna getirdikleri de oldu, zaman-zaman.Borçlandırıp, elimizi ayağımızı bağladıkları da .Birleşik Avrupa, Çanakkale’de ki denemede, başarılı olamadı. “Mümessilleri; İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruzda, yenilgiye uğradı. Savaş kuralları gereği öldürüldüler de.Birinci Dünya Savaşı’nda, İçlerinden birisi “müttefikimiz” olsa da, onların niyetini de bilmiyorduk. O yıllarda bir Avrupalı: “İngilizler yenerse, İngiliz sömürgesi olursunuz. Almanlar yenerse, mahvoldunuz...” demekle; Avrupa’nın bize bakışını da belirtmiş oluyordu...Savaşı kazansak bile, bir çok yönden bağımlı olduğumuz Almanlar, bizi kendileriyle eşit sayar mıydı? O merakımızı giderecek günler nasip olmadı.Baktık ki, Anadolu da elden gidiyor. Ulusça birlik olup, İnönü, Sakarya ve Otuz Ağustos Zaferini yaşadık.Kendimize rehber ettiğimiz Atatürk: “Esas savaş bundan sonra başlıyor.” Demişti İzmir’de. Ondan sonraki silahsız savaşları bir süre kazandık.Hani, ne demişti Çörçil, Lozan’da İnönü’ye: “İğnesi takılmış plağa benziyorsun İsmet. Hep aynı şarkının sözünü tekrarlayıp duruyorsun. Egemenlik-egemenlik!... Bir gün kapımıza gelmeyecek misiniz?...”İnönü yanıt olarak ne dedi, bilemiyorum da; içinden geçenleri tahmin ede biliyorum.Kula kul olmadık o yokluk yıllarında.“Gaflet ve dalalet içinde olanlar” mı diyelim, kendi çıkarları için ülke çıkarlarını hiçe sayanlar mı diyelim..? Yabancılar karşısında “zül” ettiler bizi.Avrupa Birliği’nin bizden istekleri, dayatmaları bitmiyor, bitmeyecek. Açık olan uç, kapanmayacak. Her dediğini yapsak, “dokuz kere paçalı güvercin taklası atsak” yine de “... Devamı

27 11 2007

İÇİMİZİ KARIŞTIRAN “PUŞ” / Fikri UZUN

Geçtiğimiz 18 EKİM 2007 Perşembe günü, yaşlısı genci, sağcısı solcusu Kastamonu Nasrullah Meydanından; önce Amerika’ya, sonra Avrupa’ya (Avrupa Birliği) ve dünyaya seslendi.Sabrın taştığını, yolun bittiğini haykırdı. Birinci Dünya Savaşı yıllarında, işgalci güçlerden yana olan Ermenilerin, sürgün edilmesi ve savaş koşullarında olan olayları; “Ermeni Soykırım Tasarısı” masalına çeviren batıyı kınadı.Yurdumuzun Güneydoğusunda terör estiren, korkutarak destek sağlayıp ayrı bir Kürt Devleti kurmak isteyen PKK’ya destek veren, Avrupa ve Amerika’yı protesto etti.Askerlik, Yemen Türküleri, şehit-gazi mektupları, şiirler okundu.Mustafa Kemal, şapka devrimini başlatmak üzere Kastamonu’ya geldiğinde, Kastamonu Kışlasını da gezer. Koridorda ilerlerken duvarda bir yazı görür. Duvardaki levhada: “Bir Türk, on gâvura (düşmana) bedeldir.” Yazmaktadır. Yanına bir asker çağırıp, yüksek sesle okutur. Asker yazıyı yüksek sesle okuduktan sonra, yanı başlarındakilerin de duyacağı şekilde:” Hayır” der. “Hayır… Bir Türk, dünyaya bedeldir.”O kışla daha sonra kaza sonucu yanar. Yıllar geçtikten sonra yerine, bir okul ve dinlenme parkı yapılır. Adı da, Kışla Parkı olur.Kışla Parkında toplanıp, yürüyüşe geçen halk, yollara alanlara sığmadı. Yürüyüş koluna katılamayanlar yol kıyılarındaki evlerinin penceresinden yürüyenleri alkışladı, bayrak salladılar. Karşı yönden gelen, şehirlerarası otobüsler, yük taşıyan kamyonlar kornalarıyla selamladı ve eylemlerini onayladı. Beri geçede yolları tıkanan taşıtlar, hiç sabırsızlanmadılar. Bir ucu Nasrullah Meydanına giren, bir ucu da Kışla Parkında daha yeni toplanan protestocuları, Karaçomak Deresinin iki yakasını bir araya getiren tarihi Nasrullah Köprüsü’nün üstünden izleyenler de vardı.Elinde bayraklarla öfke içinde yürüyen topluluk, saflar sıklaştırılsa da alana sığmadı.Nasrullah Meydanını yurt edinmiş güvercinler, yerdeki kabına sığamayan topluluğu, gökyüzünden... Devamı

27 11 2007

KUYRUK ACISI / Fikri UZUN

“Dost” dediğimizle aramızda tatsız bir iki olay geçti, yeniden ahbap olmaya kalkışıldıysa, yaşadığımız tatsız olayları anımsar, yeniden kurulacak dostluğa kuşkuyla bakar, belki de hiç yanaşmayız.Halk deyimi ile: Aramızda “kuyruk acısı” vardır.Nereden geliyor bu “kuyruk acısı?”Dedem, ocak başına oturup, kızgın külde cezve ile kahvesini pişirirken, “hikâyeler” anlatmaya başlar, pişirdiği kahveyi yudumlarken, yudumladığı kahve tadında anlatımını sürdürürdü. Anlattıkları masal da olsa, onun için hikâyeydi.“Bir varmış, bir yokmuş” diye başlar, çoğunlukla da günün anlam ve önemine uygun “hikâyeler” anlatırdı. O da kendisinden önceki uslulardan mı öğrenir, okumayı bildiği Arap harfleriyle yazılmış hikâye kitaplarından mı okurdu bilmem?Bir yılan masalı anlatırdı: Fakir mi fakir oduncunun birisi dağa (orman) oduna gider, bir yük odun eder, akşama köyüne gelir, ertesi günü de kasabaya satmaya gidermiş. Sattığı odundan elde ettiği parayla, zorunlu ihtiyaçlarını zar-zor alır, ertesi günü yine dağa oduna gidermiş. Durumundan hiç şikâyet etmezmiş.Bir gün dağda, çalılıklar arasında kendisinden kaçmayan, zararı da dokunmayacağı her halinden belli olan bir yılan görmüş. Öldürmek geçmiş içinden. Caymış, yardım etmeğe karar vermiş. Oduncu hal hatır soramadan, yılan başlamış söze: “Ey insanoğlu! Ben hastayım. Yuvama kadar gidecek halim yok”. Demiş. Oduncu kucağına alıp yılanı yuvasına bırakmış.Odununu toplayıp eşeğine yüklemiş, köyüne gelmiş. Hasta yılan aklından hiç çıkmamış. Ertesi günü yine oduna gidişinde, yılana bir tas süt götürmüş. Yılan sütü iştahla dilliyle içmiş. Oduncunun hoşuna gitmiş. Oduncu, yılan iyileşinceye kadar sütünü taşımış.Dost olmuşlar.Yılan; oduncunun yüreğine hayran kalmış. Yırtık-dökük giysilerine, bir deri bir kemik bedenine bakıp; “ben sana yardım edeceğim ama kimseye söyleme” demiş. Oduncu da:“Söylemem söz” deyince, yılan ağzından bir altın çıkartıp, ... Devamı

27 11 2007

KURTULUŞ YOLU… / Fikri UZUN

Ülkemizin kurtuluşunda en çok özveriyi gösteren sadece Kastamonu halkı değil elbette. Erzurum’dan, Kars’tan, Sivas’tan Adana’dan ve öteki illerden de savaş alanlarına mermi erzak taşındı kuşkusuz.Bizim, Kurtuluş Savaşı’na katkımız bambaşka…Birincisi, mermi ve erzakı İnebolu’dan savaş alanına taşıdığımız yeryüzü yapısı düz ova değil. Engebelinin de ötesinde uçurum. İşte bu uçurumlardan yağmurda çamurda, karda, kara kışta kağnı arabalarıyla geçip ulaştırılmış cepheye mermi erzak.O günlerin anlatımında, abartma ekleyip ulama yok, olsa-olsa unutulanlar vardır.O günleri bire bir yaşayan, askeri faaliyetler içinde görev yapan değerli hemşerimiz Nurettin Peker’in anılarını yazdığı kitaptan edindiğimiz bilgilere göre; Kastamonu Mustafa Kemal yanlısı olmasa, Mustafa Kemal yanlılarına geçit vermese özverili davranmasaydı, Kurtuluş Savaşı tehlikeye girebilirdi. Canla başla mermi nakli yapılmasaydı, Sakarya Savaşı kazanılamazdı.Erkeklerin savaş alanında olması nedeniyle mermi taşıyan; sakat, gazi, çocuk ve kadınlardan çoğu, doğanın acımasız koşullarına dayanamayıp yollarda ölür. Yükünü sağ olanlar paylaşır. Mermi taşıyan kadınlardan birisi (Şehit Şerife Bacı) nedendir bilinmez, şehrin kıyısına, kışla önlerine kadar gelmişken arabasını durdurur, uyur, donarak ölür. Bu öyle basit sıradan bir ölüm değil, “yüz kerre, bin kerre” konuşulsa anlatılsa az gelecek bir ölümdür.Uyuduğunda üstüne örtmesi gereken arabasındaki yorganı mermilerinin üstüne örtüp, kendisi de üşümesini istemediği kızının üstüne abanır. Ve donarak ölür.Mermiler ıslanmaz, kızı ölmez.Kastamonu Basını ve yazarları yıllardır bu mermi cephane taşınan yolun, şehit düşen Şerife Bacı’nın ve Kurtuluş Savaşında Kastamonu’nun önemini gündemden düşürmediler. Düşürmediler, “Bağımsızlık ruhu”nun “dumura” uğramasını istemiyorlardı…Birkaç gün önce (Temmuz Ayı içinde) İskenderunlu coğrafya öğretmeni bir bayanla tanıştım. Kastamonu... Devamı

27 11 2007

KÜLLİYE / Fikri UZUN

Büyük laf etmiş olmak için kimi kişiler, dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş sözcükleri sık-sık kullanırlar. Belki de alışkanlıktan.“Külliyen” sözcüğü de bunlardan biri. Sözcük, sanırım Arapça; “Tamamen, hepsi birden” demek.Külliye sözcüğü de; hepsi bir arada anlamında.Türkler Müslüman olduktan sonra, cami ve çevresine sosyal yapılar yapımına önem vermişler.Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra da bu gelenek hızla sürdürülmüş. Osmanlı Devletinin önemli yönetim birimlerinden Kastamonu Sancağı, kurulan bu külliyelerden nasibini hakkınca almış.Yakup Ağa Külliyesi bunlardan biri.Ak Mescit Mahallesi, Kefeli Yokuşundaki o yıkık dökük yapıların arasında, sağ salim ayakta kalabilen “Yakubağa” Camisi harap olmamış, özelliğini korumuş, daha doğrusu korunmuş, ilk yapıldığı gibi dururdu. Ramazan aylarında, daha çok sevap alabilmek için cami-cami gezdiğimiz gecelerde teravih namazı kılmağa, yaz aylarının o, sıcak kokan sıcağında okuldan kaçıp sigara içmeğe, ağaçlarının dibinde serinlemeğe giderdik. Rüzgâr da ifil-ifil eserdi. İki yanıma baktığımda, bu orman memleketinde, bu yapıların neden taştan yapıldığını merak ederdim.Cami bitişiğindeki yapıların kesme ve yontma taştan örülü duvarları göçmüş, kubbeleri çökmüşte olsalar, bir devin iskeleti gibiydiler.Hiç yıkılmayan küçük odalı bölümün odalarında, “yılkı”ya bırakılmış insanlar yatardı. Odaların kapıları yoktu. İçine bakmaya korkardık.Odaların önündeki boşluğun üstünde kubbeler vardı. Kubbeyi tutan mermer direk ve direkler arasına dövme demirler uzatılmış, duvarlar, direkler birbirlerine tutturulmuştu. Demirler çekiçle dövülerek yapılmış, üzerlerinde çekiç izleri belliydi. O kalınlıktaki demirleri, kimlerin hangi ocakta ısıttıkları, nasıl bir çekiçle kusursuz o dört köşe şekli verdikleri ilgimi çeker, dakikalarca bakakalır, düşler kurardım.Alt tarafındaki odalar daha büyük, daha yüksek, daha yıkıktı. Orada da, Geymene çevresinden, ya babası tarafından evden kovulmuş, ya da kendili... Devamı

27 11 2007

KEŞKE / Fikri UZUN

Tavuk yumurtadan mı, yumurta tavuktan mı çıkar? Sorusundan kolay, silah üretildiği için mi savaşlar çıkar, savaş çıktığı için mi silahlar üretilir? Sorusu.Doğuştan gelen, üstün olma, çıkarını koruma, dediğini yaptırma duygusudaha üstün silah yapmaya yönlendirmiş insanları.Dünya üzerinde savaşlar bitirilmez, bitirilirse devlerin silah sanayi iflas edermiş. Felsefe dersimize de giren sosyoloji öğretmenimiz söylerdi.Keşke savaşlar olmasaydıKeşke herkes kendi kendisini koruma aracını üretebilseydi.Edebiyat öğretmenimiz; yeni “mezun” bir bayandı. Hep, güzelliklerden söz ederdi. Neredeyse dünyayı tozpembe sanırdık.Tomurcuk ya da çiçekli ağaçlardan, puslu bir ilkbahar sabahından, yağmur çiselemiş ıslak yollardan, buğulu gözlerden, tarlalarda yetişen gelinciklerden, üzerlerine konup, kanat kıpırdatan kelebeklerden, yemyeşil yamaçlarda yetişen allı morlu kır çiçeklerinden, tan yerinin ağarmasından, alaca karanlıktan söz eder; “Yürü servi revanım gidelim Sadabat’e” der, Sadabat’ın yeryüzü cenneti olduğunu söylerdi. (Haliç’in bitimine akan Kâğıthane Deresi’nin xııı. Yüz Yılda, eğlence amaçlı düzenlenen çevresi.)Keşke dünya, edebiyatçının dediği gibi olsaydı. Edebiyatçı gibi düşünebilsek, onun düşlediği gibi yaşayabilseydik…Güvercinlerin barış simgesi olduğunu bilir de, nedenini bilmezdim.Yeryüzünün karla kaplı olduğu bir kış günü daha yeni öğrendim neden barışın simgesi olduklarını.Yemek yerken, mutfağın balkonuna konup, bana başlarını yan çevirerek baktılar. Aç olduklarını hemen anladım. Kimi bayat kimi taze ekmek ufaklarını iyice ufalayıp bulundukları balkona attım. Tavuklar gibi kaptığı lokmayı alıp kaçmadı, itişip kakışmadı, birbirini dıdıklamadı baş başa verip birlikte yediler. Neredeyse birbirlerine ikram edeceklerdi.Keşke güvercinler gibi olabilseydik.Yanımızdan hızla geçen araç, ucuzluktan aldığımız takım elbiseye çamur sıçrattığında, durup, azda geri-geri gelip keşke; “Kusura bakma istemeyerek oldu” diy... Devamı

27 11 2007

KÜLTÜR KENTİ / Fikri UZUN

Yıllardır uğraştığımız, özlemle beklediğimiz, Kastamonu’ya üniversite kurulması kararına, Tıp Fakültesi de açılıp dekanlığına Prof. Dr. Sırrı Kes’in getirilişine hep birlikte sevindik.Kastamonu Üniversitesi Rektörlüğüne kimin getirileceğini merakla beklemeğe başladık.Beklentimiz Sayın Prof. Dr. Bahri Gökçebay’ın Kastamonu Üniversitesi rektörlüğüne atanması, nedeni de; “yaptıkları yapacaklarının teminatı” olmasıydı. Üstelik Sayın Gökçebay, Kastamonu’ya yerleşmiş, en ileri Kastamonulu kadar Kastamonuluydu.Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğüne atandığında, okulu kısa sürede kurmuş, çevresindeki engebeli alanın deresini tepesini çalı dibine varıncaya dek dekore etmiş, mezberelik (çer-çöple kaplı) çevresini yaşanılır duruma getirmiş, kurduğu MYO, öteki MYO larına ve kimi üniversitelere örnek olmuştu.Sayın Prof. Dr Bahri Gökçebay, Kastamonu Üniversitesi rektörlüğü onaylandığında, kısa sürede üniversitemizdeki eğitim kalitesini en üst düzeye çıkarmağa çalışacağını, marka üniversite yapmak istediğini belirtti.Var olan binaların yetersiz olduğunu, hızla bina yapımına başlamaları gerektiğini, kendilerine ayrılan ödeneğin bina yapımına yetmediğini, yetmeyeceğini belirtti. Hayırsever, varlıklı iş adamlarından hatırı sayılır katkı beklediğini ve yaptıracakları binalara adlarının verileceğini açıkladı.Başka illerde tek başına üniversite kuracak iş adamları çıkarken, Türkiye’nin 17. büyük ili Kastamonu’dan, tek başına bir bina yaptıracak birkaç kişi neden çıkmasın?Bir iki yılda binalarını bitirmek, kimi fakültelerde yüksek öğrenim gören öğrencileri okul sıralarından kurtarmak modern sınıflarda, modern masalarda öğrenim görmelerini sağlamak isteyen Sayın Gökçebay’a destek olmak, gücü yeten herkesin kutsal görevi olmalı. Binaların yapımı ne kadar kısa sürede bitirilirse, üniversitenin de o kadar kısa sürede eğitime başlayacağı bilinmeli.İlimizi ziyaret eden YÖK başkanı Sayın Prof Dr. Orhan Teziç; 16 yıldır... Devamı

27 11 2007

“ECEVİTLER ÖLMEZ…” / Fikri UZUN

Kimi kişilerin değeri; sağlığında değil, ölümünden sonra anlaşılır. Bülent Ecevit halkı tanıyan, halk dostu birisiydi. Söyledikleri anlaşılır ve inandırıcıydı. Karar verdiği konuda, geri dönmeden yürüyen, “Kuru gürültüye pabuç bırakmayan” kişilerdendi. Döneminde; “Ortanın Solunda;” ondan iyisi çıkmadı. “Kâh” başbakan oldu, “kâh” korumasız gezebilen halktan biri.Kimi zaman da “beş parasız…”Türk Halkının daha mutlu olabilmesi için kurulu düzende bir değişiklik yapılması gerektiğine inandı ve bu görüşünü savundu. İleriye dönük tasarılar yaptı.Her köye, köyün her mahallesine bir okul yapıldığı yıllarda; “Bölge Okulları” yapılmasını savunan, dışarıya bağımlılıktan kurtulmamız için; kara taşımacılığı yerine demir yolu taşımacılığını, petrolle çalışan elektrik santralleri yerine, kömürle çalışanının yapılmasını Doğu Bölgemizin kalkınması, kendisine yetmesi için, “toprak reformu yapılmasını isteyen O idi.Düşündüklerini uyguladı, uygulayamadı. Anlatmaktan, uygulamağa çalışmaktan geri durmadı.“Hicaza varamasam da, yolunda ölürüm.” diyen “topal karınca” örneği, “Çağdaş uygarlık” yolunda yürümeğe devam ettiSoyadını; Kastamonu Küre Dağlarındaki bir yöremizden alan Bülent Ecevit, “hakkın rahmetine” kavuştu. Hakkında gazeteler dizi-dizi yazı yazacak, daha sonrada kitaplar çıkacak…“Siyasette” ahde vefanın olmadığı(1) “sindirilebilirse”; kim ne derse desin, örnek- alınacak adamdı.Kimilerinin dediği gibi, diploması yüksek olmayabilir. “Alçak” ta değildi. İyi bir devlet adamı, aydınlıkçı, uygarlık ve Atatürkçülük savunucusuydu. Emek verenleri, kimsesizleri korurdu. Hiçbir zaman kendi çıkarını ülke çıkarlarından üstün tutmadı. Ülke onurunu korumak, savunmaktan geri durmadı.Onurlu bir “Adamdı.”Ecevit’i; öğrenciliğimde, 1960lı yıllarda tanıdım. Çoğu politikacılar gibi “ağdalı” değil, öz ... Devamı

27 11 2007

KANDIR BENİ / Fikri UZUN

Temmuz ayı yaklaştı, seçim süreci başladı. “Sayılı günler çabuk biter” derler, doğru.22 Temmuzda, o temmuz ayı sıcağında oldukça terleyeceğiz. Hem sıcaktan, hem oy verme sorumluluğundan.Partilere bakıyoruz, tavırlarında değişen bir şey yok. İnadına inatlaşıyor, değişik bir şey söylemiyor, birbirleri ile de uzlaşmıyorlar. Felsefeleri çekiş kavga, birbirlerine “çalım” atma üzerine kurulu.Dost olması gereken yabancı dostlarımız düşman olmuş, hiçbir şey yapamıyor, karşı davranış gösteremiyoruz. Yöneticiler çaresiz, bizler şaşkın öylesine bakıyoruz.Her seçimden daha çok, seçmenler olarak bize önemli görevler düşüyor. Günü kurtarmak değil, geleceğimizi, yıllar sonrasını düşünmemiz, ince eleyip sık dokumamız gerekiyor.Çoğu seçimlerde olduğu gibi bu seçimlerde de kimi milletvekili adaylarının tek derdi; seçilebilmek, partisine bir milletvekili daha kazandırmak, genel başkanının gözüne girebilmek, gelecek seçimde listeye giremese bile, ömür boyu milletvekilliğinden emekli maaşı alabilmek olacak. Kimileri ise, inandığı siyasi ve dünya görüşü doğrultusunda amacına ulaşabilmek için demokrasiyi, demokratik ortamı kullanacak. Bizleri kandırmaya inandırmaya çalışacak.Kimileri de ülke bağımsızlığını, onurunu, halkının refah içinde mutlu yaşamasını savunup o yolda yola çıktığını söyleyecek.Umalım ve dileyelim ki bu düşüncede olanlardan çokça sı meclise girsin.Düşündüklerini gerçekleştirebilmek, amacına ulaşabilmek için de, seçmenin duygularını okşayıp, kandırıp oyunu almağa çalışacaklar. Bizlerin de görevi, kimlerin gerçekçi, uygarlık yanlısı, bağımsız onurlu bir Türkiye’yi yeniden kurmak taraftarı olduğunu belirlemek.Halk da; bağırıp çağıranlara, esip savuranlara, ses tellerini zorlayanlara, sinirlenip elini kolunu boşluğa sallayanlara değil, gerçekçi olanlara, gerçeği konuşanlara inanacak. Ve şöyle diyecek:Beni inandırmak, kandırmak için sakın yalan konuşma. Beni saf yerine koyma. İnanılmayacak, uygulanamayacak, olamayacak sözler verme. Mazotu ucuzlat... Devamı

27 11 2007

GELİNLİK KIZ / Fikri UZUN

Sayılı günler bitiyor. “Temmuz ayı sıcağı” bastırdı. Bu sıcak Temmuzun 22. günü gelecekte çok konuşulacak. İçte ve dışta, “Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” Bu bir “Kehanet” değil, görünen köyün kılavuz istemediği gibi bir şey.Böyle gitmeyecek. Nasıl gideceğini de, kullanılacak oylar kadar, iktidara gelecek olan siyasi grubun ya da grupların sağduyusu belirleyecek. Seçim dönemi zevksiz, yavan geçse de, seçim meydanlarında epeyce topluluklar oluşuyor. Bu kalabalıklara güvenen partiler, olduğundan fazla milletvekili çıkartacağını umuyor. Meydanlarda oluşan ya da oluşturulan bu toplulukların, dinlediği partiye oy verip vermeyeceği belli olmaz. Birçok seçimde umulan olmadı. Anketler, kalabalıklar da yanıltıcı olabiliyor.1950 li Yıllarda iktidarda olan Demokrat Parti’nin Genel Başkanı Adnan Menderes, Cumhur Başkanı Celal Bayar, Muhalefetteki Halk Partisinin genel başkanı İsmet İnönü ile birlikte en çok tanınan politikacılardan biri de, Millet Partisinin Genel Başkanı Osman Bölükbaşı idi.İktidardaki demokrat Parti, ABD den aldığı yardım ve bağışlarla yurt genelinde, fark edilecek kadar rahatlama yaratmıştı. ABD ile gizli anlaşmalar yapıldığı, gelecekte Amerika’ya bağımlı yaşamak zorunda kalınacağı konuşuluyor, en çok ta Osman Bölükbaşı dillendiriyordu.Osman Bölükbaşı, miting meydanlarını doldurur, kimseden çekinmez, söyleyeceklerini söylerdi. “Ağzında gaytan yoktu”. Seçtiği konuları anlatırken konuşmalarındaki yerinde vurgularla halkın ilgisini çeker, beğenisini kazanır, iktidarı da kızdırırdı.Radyoda konuştuğu saatlerde, duyan duymayana haber salar, radyosu olan kendi radyosunda, olmayan radyosu olanın yanında konuşmalarını zevkle dinlerdi. O yıllarda radyo yeni-yeni yaygınlaşmağa başlamıştı.Halk ve seçmenler, Bölükbaşı’nın konuşmalarını, söylediklerini beğenirler, oy vermezlerdi.Osman Bölükbaşı, Kırşehirliydi. Kırşehir topluca oyunu ona verir meclise yollardı. Demokrat Parti o yüzden Kırşehir’i ilçe... Devamı