KASTAMONU MERKEZİNE GEZİ 1 / FİKRİ UZUN
26/10/2008 · Kategori: Inceleme
KASTAM
Gazeteci konuklara şehir içi gezdirilecekti. Midibüs hazırdı. Gezilecek yerleri bilsem de ben de sabırsızlandım. Nede olsa, rehber eşliğinde gezecektik.
Midibüsümüz, Kastamonu Öğretmen Evi’nden hareket eder etmez; rehberimiz, Paflagonya’lılar dan başlayarak şehrin tarihini anlatmaya başladı, günümüze geldi. Soluk almadan dinledik anlattıklarını.
Kastamonu konağı görünümünde yapılan “El Sanatları Teşhir Merkezi”ne geldiğimizde; şehrin tarihinin anlatımı bitmişti:
“Konağı gezeceğiz. Herkes konağa girmeden galoşlarını giysin” dedi rehberimiz.
“Ben galoş giyilen yeri gezmek istemem” dedi, konuklardan birisi.
“Gitmek istemeyen arabada oturabilir. Gezmek isteyen buyursun” dedi rehberimiz.
Arabadan indik, galoşlar giyildi, konaktan içeri girildi. Rehberimiz yavaş sesle anlatmaya başladı anlatacaklarını. Bu tarihe, bu güzelliğe, bu sessizliğe hep birlikte uyuldu. Tüm odalar gezildi. Her oda ayrı düzenli, ayrı bir tarih, ayrı bir geçmiş. Çam ağacından tıkır, topraktan cabalar. Ağaç yapımı sedir, sedirde Kastamonu dokuması örtüler, giysiler, döşemeler. Oda köşelerinde ocaklar, ocak başlarında sacayaklar, kıyısında işlemeli tereceler. Duvarda gaz lambaları, taş aynalar…
Konaktan çıkarken: “Galoş giyildiği kadar varmış” dedi, konuklardan birisi.
Midibüsümüz yol almaya başladı. Tam Şerife Bacının donarak öldüğü, daha doğrusu şehit düştüğü yerden geçiyorduk: “Şimdi, şu anda, Cumhuriyet Meydanı’nda anıtını gördüğünüz Şehit Şerife Bacı’nın şehit düştüğü yerdeyiz. Öyküsünü biliyorsunuz.
Şu karşıki parkın olduğu yer; kışla. Burada askeri kışla varmış. İstanbul’daki Selimiye Kışlasından sonra ikinciymiş” dedi.
Kışla Parkını geçtik:
“Az sonra, yolumuzun üzerindeki İsmail Bey Camii ve Külliyesi’nin önünden geçeceğiz, görelim mi” ? dedi.
“Görelim” dediler hep bir ağızdan.
Külliye; daha yanına varmadan göründü.
“Bu binanın taş duvarları; kirecin kaymağı, yumurtanın akı ve süt karıştırılarak örülmüştür” dedi, daha arabamız durmadan. Ve ekledi: “Külliye Osmanlı İmparatorluğundan yaşlı. Beylik Döneminde, İsmail Bey yaptırmış” dedi.
Arabadan inip Külliye içersine girdiğimizde; Medrese kapısının üst kısmındaki şekilden söz etti. Dikkatli bakıldığında, imanı bütün olanların görebileceği söyledi.
“Sen görebiliyor musun?” dedi, konuklardan birisi.
“Görebiliyorum” dedi, rehberimiz.
“Ben göremem” dedi peşince, soruyu soran konuğumuz.
Altmış yıllık Kastamonulu olarak o ana kadar habersizdim o şekilden. Aynı noktaya, gözü başka yere kaydırmadan, uzun süre baktıktan sonra ben de gördüm.
Bilge bir kişinin, başıydı.
“Heykel yasak olduğundan, gizli yapmışlar. Serbest olsaydı, taşa can vereceklerdi demek ki” dedi, bakıp görenlerden birisi.
Develerin kaldığı hana geçildi. Kapısı; “Han kapısı gibi” değildi.
“Gördüğünüz kapıdan, yükü fazla olan develer geçemezmiş. Fazla yük yüklemek yasakmış. Hayvan hakları savunucuları, başlangıç tarihlerini değiştirsinler, mutlaka yanlıştır.” Dedi rehberimiz.
Han da ne han, “Taş gibi” taş bina.
Deve bakıcıları, develeri ve yükleri ile birlikte yatarlarmış aynı odada. Develer altta, bakıcıları üstteki tahta bölmede. Yanlarda ışık, tepelerde havalandırma delikleri var. Koku, pire ve benzeri zararlıları ötelemek için; üzerlik otu yakarlarmış hanın bir köşesinde.
“Şurası hamam. Hamam ilkönce yapılmış. Ustalar ve işçiler her gün yıkanır, çalışmaya öyle başlarlarmış”.
Alt katlarıyla birlikte cami de gezildi. Oraların öyküsü de oldukça ilginçti.
İsmail Bey Külliyesi’nden ayrılıp şehir merkezi yönünde ilerlerken, konukları aydınlatmayı sürdürdü rehberimiz. Kastamonu’daki ilklerden söz etti. İlk kadın mitinginin Kastamonu’da yapıldığını, İlk milli bandonun ilimizde kurulduğunu anlattı.
Zaman çabuk geçti. Boyacılar Çarşısı Başı’nda bulduk kendimizi. Kastamonu Simidine bakıp geçtik. Nasrullah Kadı Camii Şadırvanında durduk. Suyun öyküsünü dinledik:
“Buradan su içen, Kastamonu’ya bir daha gelir ve Kastamonu’dan evlenirmiş” dedi rehber hanım.
“Bekâr mısınız?” dedi, sık sık şaka yapan genç konuklardan birisi.
“Bekârım” yanıtını alınca da:
“Ben evliyim” dedi.
Münire Medresesinin kapısından girdik, helva kazanı önünde durduk. “Münire Hanım kim?” diye sordular rehber hanıma.
“Valla bir hayırsever herhalde” dedi.
Gezi boyunca bocaladığı tek konuydu. Şüphelendim, başka bir rehbere sordum. Nasrullah Kadı’nın kızıymış.
Medreseden, “Liva Paşa Konağı”na geçtik. Orada da, Liva Paşa’nın kim olduğu soruldu rehber hanıma. “Bir askeri yetkili” olduğunu söyledi. “Salladı yine” diye düşündüm, doğruymuş. Bana sorsalar, “ Kastamonu Valisi” derdim.
Konaktaki mankenlerin giyimlerini, odaların döşenişini ve eşyalarını hayranlıkla izledi gazeteci konuklarımız.
Rehberimizin anlatımına göre; konağa gelen misafirlerin kalacağı odayı kedi belirlermiş.
Akşam, konuk yatmadan, konağın kedisi bırakılır, hangi odaya girip yatarsa, konuk o odada yatırılırmış.
Duvardaki cam vitrin içinde üç ayrı tüfek asılı, üçü de ayrı işleme ve süslemeliydi.
Herkes rast gele tüfek kullanamaz, süsleyemezmiş. Rütbesi ve makamı kadar süsleme ve işleme yaptırabilirmiş.
Ellezler Konağı’na gitmek üzere yola çıktığımızda; Konuyu değiştiriyor, havayı tazeliyor rehberimiz.
“Dikkat ettiyseniz konaklarımızda iki kapı tokmağı vardır. Ya da iki halka. Biri küçüktür, biri büyük. Biri ince ses çıkartır biri kalın. Eve erkek konukla gelinirse kalın, kadın konukla gelinirse ince tokmak ya da halka çalınırmış. Evdekiler de duruma göre önlem alırlarmış.
“Kedi gelirse” dedi, O çenesi durmayan.

