BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN
19/1/2009 · Kategori: Fikri Uzun Yazilari
BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ
Uzun kış geceleri geçmek bilmezdi. Ya komşu köylere “konakçı” yollanır, ya onlardan gelmesi beklenir, bir yerlere oturmaya gidilir, ya da birileri oturmaya gelirdi.
Bir araya gelindiğinde; bilmece sorulur, masal anlatılır, doğaçlama oyun çıkarılırdı. Akşam olmadan, hava iyice kararmadan gelen giden gözetilir, gelen giden olmaz ise, hava kararıp evlere çekildikten sonra, evlerin konuk odalarında ışık olup olmadığı gözlenirdi.
Gelen gideni gözetlemeden, konuk odalarında ışık olup olmadığına bakmağa gerek kalmadan, daha gündüzden; “Potuklara kabukçuların geldiği, akşam oyun çıkaracakları” haberi köye yayıldı. Potuğun eşi, Toğgören Köylüydü. Toğgören köyü ormanlık, ormanlar karaçam ağaçlarıyla kaplıydı.
Kimi zaman devlet, kimi zaman köylüler, kimi zamanda kaçakçılar “kesim” yapar, çamın kütüğü, yerinde kalırdı. Kesilen ağaçların yerde kalan kütükleri, bir yıl sonra kabuklarını bırakır, kütükten ayrılmış kabukları orman köylüleri koparıp toplar, eşeğe yükler, gelir “Geymene” li mıhçılara satardı. Geymeneli mıhçılar onu demirci ocağında yakar, mıh yapılacak demiri körüğün üfürmesiyle, kabara kabara yanan ocağın içine dürter, istenen kıvamda ısınan kızaran demirden; kalıp, kalıplama ve çekiç yardımıyla mıh yaparlardı.
O gün; kar yağıyor, fırtına yağan kar tanelerini o yana bu yana savuruyor, yeni yanan kar tanelerinin yanına, eski yağanları da katıyordu.
Kabukçular kabuklarını erken satsalar da, yolda karanlığa ve tipiye yakalanacaklarını bildiklerinden, Potuğa konuk oldular.
Kabukçuların Potuk’ta konuk olduğu, “akşam lâstiğe giriverecekleri” lafı köye yayıldı.
Yaşlısı genci, akşamı iple çektiler. Akşam oldu, Osman sofrayı alışılmışın dışında çabucak kurdurdu. “Allah ne verdiyse” yedi. Konuk gelen eve, erken gitmenin ayıp olduğunu bile bile, kabukçuların konuk olduğu eve gitti.
Eşi;
“Tarlaya gitse bu kadar iştahlı gitmez” dedi. Kaynatası da, çocukları da duydu. Kimse aldırış etmedi.
İtişip kakışan çocuklarını; “Sofrada kavga edilmez” diye, azarladı. Kaynatası çoktan sofradan kalkmış, ocak başına oturmuş, sırtını sedire yaslamış, ocakta yanan meşenin közünden sigarasını yakmıştı.
Koca Mustafa, bir ara düşünceye daldı. “Sarma sigara kadar sarmıyordu yapma sigaralar. Yine de iyiydi. Tabaka derdi yok, kâğıt derdi yok. At cebine paketi, canın istediği yerde, çıkart bir tane yak” dedi içinden.
Gelini Feride, sofrayı kaldırırken kaynatasına baktı: “Adam, karısı öleli bir hoş oldu. Oturup derin derin düşünüyor. Mahna da yok” dedi.
Ocak başında derin derin düşünen kaynatası Koca Mustafa, kendi kendine, hiçbir neden yokken, hakır hakır gülmeye başladı. Feride Gelin korktu.
Koca Mustafa, gelinine bakmadan anlatmaya başladı:
“Ben bu adamları tanırım. Bir kere daha gelmiş, yine Potuk’ta yatmıştı bunlar. Oğlan o zaman askerdeydi. Oyun çıkardı, milleti gülmekten kırdılar, bu gece de boş durmazlar” dedi.
Gelini:
“Lâstiğe gireceklermiş a Buba” diye açıklama yaptı.
“Bak, gördün mü”? dedi, kaynatası.
Çocuklar yine, sobanın arkasında, birbirleri ile itişmeye başladılar. Alt üste geliyor, ağlamakla gülmek arası sesler çıkartıyorlardı. Koca Mustafa, ocak başında asılı duran maşayı eline aldı, yere vurdu. Maşa şakladı. Çocuklar ağırlaştı.
“Heh, gördünüz mü? Azarla Buba azarla” dedi Feride Gelin.
Koca Mustafa güldü. Aklı, kabukçulardaydı. Bir elinde dumanı kendi kendine tüten sigarası, öteki elinde maşa, közü dürtükleyip, korlara bakarak anlatmaya başladı:
“Oturup oradan buradan konuşuyorduk. Adam dışarı çıktı, az sonra kapıdan girdi. Araçlı Garı’nın çuhasını ters çevirip giymiş, başına yün kuşağını dolamış, dimdik yürüyordu. Sedire de dimdik oturdu” dedi.
Gelini; kaynatasının, kocasının askerde olduğu yıl, potuk’ta yatıya kalan kabukçuların çıkarttığı oyunu anlattığını anladı.
“He Buba” dedi.
Gülümsemesini kesmeden anlatımını sürdürdü Kaynatası.
“Öteki kabukçu da girmez mi içeri. Şapkasının tilizi çıkmış, entarisinin kolu yırtık, eskiyen çoraplarının ucundan parmakları dışarı çıkmış, eğinde yok, başta yok. Elinde bir mektup:
‘Hocam; askerden, oğlumdan mektup geldi, okutacak kimse bulamadım. Okuyuversene’ dedi. Hoca, adamın elinden mektubu aldı; evirdi çevirdi: ‘bu mektup okunmuyor. Çok kötü, kargacık burgacık yazılmış’ dedi. Adam şaşkın şaşkın hocaya baktı.
‘Ayıp, ayıp’ dedi, mektubu getiren adam. ‘ Kimseden utanmıyorsan şu başındaki sarıktan utan. Hoca olmuşsun, bir mektubu okuyamıyorsun’ dedi.
Hoca bozuldu, suratı asıldı, bükülmeden ayağa kalktı, iki eliyle sarığını tuttu: ‘Keramet sarıktaysa al sen oku’ dedi, sarığı mektubu getiren adamın kafasına geçirdi. Adamın kafasından aşağı akçacık ayran döküldü. Güle güle karnımız taş oldu. Meğer başındaki sarığın içinde ayran tası varmış. Adam, ayran tasını devirmemek için başını kımıldatmıyormuş.
Lan, akıla bak akıla. Bu gece neler yaparlar kim bilir”?
“Lâstiğe gireceklermiş Buba” dedi, gelini yine, oda kapısından dışarı çıkarken.
Avluya idi, bir kucak kuru çalıyla geldi, ocak başına bıraktı Feride. Bir tutamını ocağa attı. Çabucak herkilin önünden tömbeki aldı geldi, içine ocaktan kızgın kül, külün içine de mısır attı, ‘harlı’ yanan ateşin üstünde tömbeki dairemsi yol izleterek çevirmeye başladı. O ocağa kuru çalı atıp ateşinde tömbeki çevirdikçe, tömbekteki kül içinde kızan mısırlar patlamaya başladı. Patırtı kesilince, tömbekin delikli yanından külünü eledi, kapağını açtı, patlayan mısırları tepsiye döktü. “Buyurun” dedi, kaynatasının önüne koydu.
Çocuklar, “Buyurun demeden geldi, tepsinin yanına diz üstü, dedeleriyle patlayan mısırları yemeğe başladılar.
***
Osman, Potuğun dış kapısını çalmadan girdi içeri. Dış kapı kapalı değildi. Yine de, merdivenlere yukarı çıkarken: “Evde misiniz, kim var, kim yok” dedi. Ne kadar yakının bile olsa, ev kapısından birden girmek olmazdı. Geldiğini evdekilere duyurmak gelenektendi. Kapıdan girdi, selam verdi sedirin ortasına oturdu.
Çok geçmedi, konukların oturduğu oda, öteki gelenlerle doldu.
Köşede kabukçular, ocak başında ev sahibi Potuk, sedirin alt yanı ve duvar diplerinde yaş sırasına göre, kabukçuların, çıkaracağı oyunu izlemeye gelenler oturuyordu.
Odadaki insanların selamlaşmaları, hal hatır sormaları, birbiri ile konuşmaları kısa sürdü.
Bir ara sessizlik oldu.
Osman “tok” konuşurdu.
“Hadi oğ, lâstiğe girecekmişsiniz; giriverin hadi” dedi. Köşede oturan kabukçu, iyice geri yaslandı. Gözlerini yumdu. Odadakilerin hepsi O’na baktı. Lastiğe girecek olanın o olduğu anlaşıldı.
“Uyuyor musun”? dedi, Osman.
“Gözlerimi dinlendiriyorum. Üstelemeyin. Çok zorlanıyorum. Uzun süre kendimi toparlayamıyorum. Günlerce oram buram sızlıyor” dedi, yarı uyuklayan kabukçu. Hak verdiler odada olanlar. Koca adam, küçücük lâstiğin içine başka nasıl sığacaktı, ezilip büzülmeden.
“Hele durun, ben bir ustalarımla görüşeyim” dedi, gözlerini yumdu, başka dünyalara gittiği izlenimi verdi. Yumuk gözleri kıpır kıpır kıpırdıyordu.
Gidip, kimin olduğuna bakmadan, merdiven dibinden bir çift lâstik getirdi, ucunu kıbleden yana çevirdi, sedirin dibine koydular.
Kabukçu birden kalktı, lâstiklerin başına dikildi. Baktı, baktı, ellerini ileri uzattı, suya dalacakmış gibi itindi; olmadı. Gitti yerine oturdu. Duvara yaslandı, uyumaya başladı. Horladı, titredi… Uyandı.
“Ne olur, az izin verin” dedi. Gözlerini tavanda, odanın köşelerinde gezdirdi, oturdu, başını iki elleri arasına aldı düşündü. Doğruldu. Neşesi yerine gelmişti. Kalktı, bu kez, kesin lâstiğin içine girecekmiş tavrıyla lâstiklerin önüne dikildi, “Hadi bana eyvallah” der gibi süzüldü, yere yıkılacak gibi oldu, doğruldu, suratını astı gitti yerine oturdu.
Yine düşüncelere daldı.
“Olmaz, mümkünatı yok olmaz. Bu odada, feyli bozuk birisi var. O bu odadan çıkmadıkça, bu lâstiğe giremem” dedi, arkasına yaslandı.
Odadan çıt çıkmadı. Dışarı çıkan da olmadı. Sessizlik epeyce sürdü.
“Oğ, feyli bozuk olan kim ise kendisini bilir. Kim ise çıkıversin dışarı” dedi Osman.
Yine odadan dışarı çıkan olmadı.
Kabukçu kalktı, “Şimdi ben bulurum” dedi. Az büküldü, sol elini arkaya attı, sağ elini alnına siper yaptı, tüm odayı gözleriyle taradı. Bulmuş gibi yaptı, vazgeçti. Bir süre daha taradı, gitti Mıdık Ahmet’in omzundan yapıştı, kaldırdı zorla dışarı çıkarttı.
Kabukçu dışarıda onu “okuttu”.
Ellerini yağ tavasına sürdürüp karalattı, ne yapacağını öğretti.
İkisi yeniden içeri girdiler.
Kabukçu odadakilere:
“İslah oldu, feylini düzeltti. Bundan sonra benim çırağım olacak” dedi, Mıdık Ahmet’i yerine oturttu. Mıdık Ahmet’in çaprazlama attığı kollarının ucu, koltuk altlarındaydı.
Kabukçu, bu kez kesin lastiklerin içine girecekmiş izlenimi verdi, lâstiklerin başına dikildi. İtindi, yine giremedi. Demin ki gibi, gözleriyle odayı taradı;
“Buldum. Git şo adamın gözlerini iyice kapa” dedi çırağına. Çırağı gitti, Kürük Cemal’in gözlerini elleriyle kapattı.
Kabukçu tindi, “Olmuyor, iyi kapat” dedi. Çırağının elleri, Kürük Cemal’in yüzünü de kapladı. yüzünden elini çekti.
Kürük Cemal’in suratında, dişleriyle göz akları daha belirgin görünüyordu.
Cemal’in suratını görenler, katıla katıla gülmeye başladı. O’ da gülenlere güldü. Gülenlere katılıp gülen Kürük Cemal’e:
“Aynaya bak aynaya” dedi, Güdü Parmak Bayram.
Demokrat Partinin hemen herkese bedava dağıttığı metal kapağında DP yazan, cebinde taşıdığı aynasını yeleğinin cebinden çıkarttı baktı Kürük Cemal. Aynada suratını görünce gülemez oldu.
Gitti, yüzünü yıkadı geldi. Yüzüne sürülen tava karası iyice gitmemişti.
“Tava karası çıkmaz” dediler.
Olmayacak duaya âmin denmeyeceğini biliyorlardı. Bile bile, ‘lâstiğe girme’ oyununu izledi; güldü, güldürdü, düşündü, düşündürdüler.
Kasım 2008
• “NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUN
• AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN
• BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN

