16 07 2011

'Bazı özel yetkili gazetecilerin hedefindeyim'

'Bazı özel yetkili gazetecilerin hedefindeyim'

Propagandanın başarıya ulaşması için önce medyanın dönüştürülmesi gerekiyordu. Bir aşamadan sonra hiç kimse direnemedi, değişimden herkes nasibini aldı. Künyeler yenilendi, köşeler boşaltıldı, insanlar işsiz bırakıldı, muhalif gazeteciler hapse atıldı. İnsanlar susturuldu, korkutuldu, sindirildi ve sonunda Türk medyası çökertildi. Aşama aşama, göstere göstere ve gözdağı vere vere.

Gamze Akdemir

Cumhuriyet Kitap- Aydın Doğan hangi tavizleri verdi? Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde hükümet gazetelerden ne rica etti? TMSF'nin parasıyla ıstakoz kırmızı şarap âlemleri yapanlar kim? Milyarlarca dolarlık vergi cezası süreci nasıl gelişti? Hükümet yazar atamalarına, manşet değişikliklerine nasıl bulaştı? Yandaş medya nasıl yaratıldı? Hürriyet gazetesindeki kritik değişim nasıl gerçekleşti? Tasfiye listeleri nasıl belirleniyor, kimlerin üzeri çiziliyor? Sabah'a el konulmadan bir gece önce Ankara'da hangi pazarlık yapıldı? Hangi yandaş gazeteci otopark işletmecisi oldu? Liberallerle hükümetin arası nasıl açıldı? Meslektaşlarını ihbar eden, tutuklanacak gazetesi listesi çıkaran yazarlar kim? Amerika'dan gelen gazetecilerin özel yetkileri ne? Oray Eğin'le, son on yılda yaşanan en sarsıcı değişimi anlattığı İmha Planı: Medya Nasıl Çökertildi? adlı kitabını konuştuk.

- İmha Planı: Medya Nasıl Çökertildi'nin içeriğe yaklaşım anlamında biçemini sorarak başlayalım söyleşiye.

- 'İçeriğe yaklaşım anlamında biçemi' sözünün içinden çıkamadım ama anladığım kadarıyla yanıtlamaya çalışayım: Son sekiz yılda medya üzerine çok fazla yazı yazdım. Bunlar bir anlamda bu kitabın ana notları, hammaddesi oldu. Bunların hepsini teker teker önüme koydum, üzerinden geçtim. Sonra kendimce önemli bulduğum bazı olayları başlıklara ayırdım. Doğan Grubu'na vergi cezası, Balbay günlükleri, Sabah'a el konulması, TRT'ye program yapan gazeteciler gibi ve bu başlıklara göre kitap bir anlamda kendi kendini belirledi. Hepsi için gazete dilinden bağımsız, akıcı, daha objektif, polemikten uzak ve verileri alt alta sıralayan bölümler yazdım. Bunu da kısa sürede gece gündüz çalışarak, eve kendimi hapsederek yaptım. Kitap aşağı yukarı böyle çıktı ortaya.

- Bir gazeteci olarak şahsen medyanın hiçbir zaman ve dönem özgür -haydi bağımsız diyelim- olduğunu düşünmüyorum. Sadece kimi dönemler cenderenin daha fütursuzca sıkıldığını düşünüyorum. Alenen baskı altına alınmıyorduk, en azından bu kadar kör parmağım gözüne değildi durum... Bu özgür basın yanılsaması konusundaki düşüncelerinizi burada da dile getirir misiniz? Sizce basın, medya ahir zaman hiç özgür olabildi mi? Düne bakıp bugün şaşırmak doğru mu ve AKP örneği bu konuda neler öğretmiş olsa gerek?

- Her şeyin yazılabildiği, herkese dokunulabildiği, hiçbir dengenin gözetilmediği, sınırsızlık yazma özgürlüğü olan bir basın hiçbir zaman olmadı, hiçbir zaman olmayacak. Türkiye'de de olmadı, başka bir yerde de. Bunu arzulamak sadece bir hayal olabilir. Her kurumun kendine özgü bir kırmızı kitabı var ve bu kitaba göre gazetecilik yapıyoruz zaten. Her iktidar medyayı kendine göre şekillendirdi. Ama şu son sekiz yılda patronlarla iktidar bir uzlaşmaya girmedi, iktidar resmen patronları da sindirdi. Çok fazla taviz verildi, sitem başından sonra değişti. İnsanlar alenen işsiz bırakıldı. Yeni aktörler medyaya sokuldu. Bazı isimlere özel yetki verildi ki meslektaşlarını ihbar etsinler. Müthiş bir itibarsızlaştırma kampanyası başladı. Bu dönemin farkı eskiden şikâyet edilen her şeyin ona, yüze katlanması oldu.
 

'Ya hepimiz hapse atılacağız ya da bir ara yol bulacağız'

- Bu kitabın en çok da medya özelinde kapıların nasıl ve neden çalındığına, gazetecilerin bir bir nasıl içeri tıkıldığına, bunun geri planındaki malum fizibilite çalışmalarına ve medyanın çivisinin nasıl yerinden oynatıldığına tanıklığını paylaştığı, büyüteç tuttuğu düşünülürse bundan sonraki süreçte medyanın geleceğine ilişkin öngörüleriniz nelerdir?

- Eğer 'Sayın Başbakan ama şu söylediğiniz şurası tam olmadı, rica ederim' diye söze girip suya sabuna dokunmayan, kıvıran bir gazetecilik yapılacaksa muhalif yazarlara da yer var Türkiye'de. Ben onlara göstermelik muhalifler diyorum. Ne kadar demokratik olduğumuzu göstermek için kullanıyorlar ama dişe dokunur bir şey yazmıyorlar. Bir süredir köşemden 'uzlaşma' ve 'diyalog' çağrısı yapmaya çalışıyorum. Ya hepimiz hapse atılacağız, işsiz kalacağız, gazeteler kapanacak ya da bir ara yol bulacağız.

- Bu bazı okurlarınızca döndüğünüz şeklinde yorumlanmıyor mu?

- Bu saatten sonra dönebilme ihtimalim var mı? Hem dönsem bile kabul ederler mi? Halbuki jöle sürmek, birkaç yazıyla bu işi yapmak çok kolay. Ben sadece her dönemde gazetecilik yapabilmenin altyapısını araştırıyorum. Bu ara yolu bulmak zorundayız.

- Nasıl bir ara yoldan söz ediyorsunuz?

- Vallahi ne yalan söyleyeyim, kimse kızmasın ama artık şu noktaya bile geldim: İçerideki gazeteci arkadaşlarımızı salsınlar, bana eski hayatımı versinler, ben bundan böyle sadece magazin-dedikodu yazmaya bile razıyım. Mücadele edecek gücüm kalmadı. Kimsenin kahramanı olmak da istemiyorum. Bu meslekten maddi manevi beklediğim başka bir şey de yok. Gazeteciliği de bırakayım derdim ama bu yaştan sonra başka bir meslek edinemem maalesef.

- AKP döneminde gazetecilik yapmanın sizin açınızdan ne gibi zorlukları oldu?

- İktidara hiçbir erişimim olmadan gazetecilik yaptım ben. Bu kapılar bana kapalıydı. Bir gazetecinin hareket alanının kısıtlanması çok kötü bir şey. Neden kapalı? Elbette görüşlerimden dolayı. Ama ben her şeyden önce gazeteciyim, bir taraf değilim ki. Eleştirel görüşlerim olabilir ama bu objektif haber yapmama engel değil. İktidarın merkezle barışmasını umut ediyorum. Sadece yandaşlara açılan haber kapılarının merkeze doğru genişletilmesi dileğim. Uçağa alınma meraklısı değilim ama burası bir haber alanıysa, o uçakta Sözcü de olsun, Star da. Bundan bir zarar gelmez.
 

'Gülen cemaatinden pek çok kişiyle temasım vardı'

- Bu soruyu sormamak olmaz -hale bakın, bu sorunun sorulmamasının düşünülemediği bir Türkiye'de yaşıyoruz- henüz okumayanlar için kitapta Fethullah Gülen cemaati ve has yöntemleri hangi temel başlıklarda yer alıyor? Dokunanın neden yandığı ne izlekte anlatılıyor?

- Bundan beş-altı yıl önce Gülen cemaatinden pek çok kişiyle temasım vardı. Onları tanımaya çalışıyordum. Merak ediyordum her şeyden önce. Türkiye'de bu kadar etkin olan bir oluşum kim, ne yapmaya çalışıyor diye. Doğrusu temasım olan kişilerin insani özelliklerini çok sevdim. Ben soru soruyordum, onlar yanıt veriyordu, ben karşı düşüncelerimi dile getiriyordum, onlar da yanıtlıyordu. Sonra bu diyalog aniden koptu. Birbirimizi ikna etmekten vazgeçtik herhalde. Oysa bu diyalog sürseydi, bu kamplaşma da bu kadar netleşmezdi ve 'dokunan yanar' noktasına gelmezdik herhalde. Gülen cemaatinin kendilerine yönelik geçmiş dönemlerde oluşan yaklaşımlardan, tehditlerden, davalardan dolayı bir öfkesi olması anlaşılır bir şey. Ama bunun hesabını kendilerini her eleştirene kuşku duyarak yapmalarında savunulacak bir taraf yok. Ahmet Şık'ın ya da Hanefi Avcı'nın kitabına yönelik tepki gereksizdi; bırakın insanlar ne yazılıyorsa okusun, tartışsın, karşı tezler de dile getirilsin. Bundan zarar gelmez ki. Kaldı ki bu öfke cemaatle diyaloğa daha açık insanların kafasındaki algıyı da olumsuz etkiledi. Beş altı sene önce daha normal bir cemaat diyaloğu vardı. Bence yaşanan onca şeye rağmen geç değil bu iletişimi yeniden kurmak. Kamplaşmayı, geçmiş hesapları herkes bıraksın ve yeniden aynı masada oturup konuşalım. Sonuçta bu ülke de, bu medya da herkese yetecek kadar büyük, hepimize yer var.

- Basın göz göre dönüştürülürken medya tek yumruk olmuyor, olamıyor! Nedim (Şener) ile Ahmet'in (Şık) içeri alınmasından sonra sanki medyanın tüm kutupları da elbirliğiyle fark ediyor gibi ama geçmiş olsun... Kitabınızda bu noktada medyaya batırılan çuvaldızın boyutunu anlatır mısınız?

- Nedim Şener ve Ahmet Şık'ın tutuklanmalarından son derece rahatsızım. Ama bir o kadar rahatsız olduğum durum medyada sadece tutuklu gazeteci Şener ve Şık'mış gibi bir algı yaratılmasından. Geçen gün baktım listeye, altmış altı gazeteci hapiste. Bunları sevmeyebilirsiniz, aralarında benim de sevmediklerim var. Ama bu bir ilke meselesi. Nedim ve Ahmet iyi çocuk, diğerleri kötü çocuk mu? Böyle bir ayrımcılık olabilir mi? Soner Yalçın'ın adını anmaya korkuyor gazeteciler mesela... Bu çifte standarttan utanıyorum. Nedim ve Ahmet salınınca geriye kalan altmış dört gazeteci unutulacak, üzeri kapanacak mı? Hadi Soner Yalçın'ın adından korkuyorlar ya da kişisel hesapları var, geçmişte canlarını yakmış. Doğan Yurdakul'un suçu ne? İçerideki gencecik çocuklar ne yapmış, kim, tanıyorlar mı, hiç konuşmuşlar mı? Hiç adlarını anmıyor medyanın sözde özgürlükçüleri.
 

'Aydın Doğan istese AKP'yi devirirdi'

- Aydın Doğan istese AKP'yi devirirdi diye yazıyorsunuz. Anlatır mısınız bunu?

- Kitapta anlattığım ilginç bir süreç var. Anayasa Mahkemesi'nin AKP'ye kapatma davası açtığı dönemde Ertuğrul Özkök çok ilginç bir Dolmabahçe görüşmesi gerçekleştirdi Başbakan Erdoğan'la. İki gün boyunca Hürriyet'in manşetinden yayımlandı bu söyleşi. Hürriyet, hem yazıişleri hem de yazarlarıyla kapatma davasının karşısında yer aldı. Çok kuvvetli bir kamuoyu oluşturdu ve Anayasa Mahkemesi'ndeki bazı üyelerin oylarını etkilediği de söyleniyor. Kuşkusuz doğru bir tavırdı Hürriyet'inki. Tartışmam bile. Ama sonradan olanlar bakınca bu söyleşi yapılmasaydı iktidar tablosu nasıl olurdu diye düşünmeden de edemiyorum.

- AKP yandaş medya yaratma noktasında düğmeye ne zaman ve nasıl bastı? Kitabınızda bu atağı da ele alıyorsunuz.

- TMSF Başkanı Ahmet Ertürk, Sabah'a el koymaya karar verdiğinde bu aslında iktidarın beklemediği, işine gelmeyen bir hamleydi. Ama Ertürk bir şekilde Erdoğan'ı ikna etti, 'bunu yapmazsak ileride hesap sorarlar bizden' diye. Ayrıntıları var kitapta. Sabah'a el konulduğunda ise TMSF Gül'e yakın bir gazete yaptı, bütün yazarlar, yöneticiler Gül'e sırtını dayadı ve Başbakan'ı yok saydı bir anlamda. Satışın da Gül'e yakın bir gruba gitmesi bekleniyordu. Ama hesap tersine döndü. Başbakan öfkelendi ve itirazlara rağmen Çalık'a satılması sağlandı Sabah'ın. Gül'cü medya çöktü böylece. O dönem hakkını vereyim Akif Beki çok kavga etti Başbakan'la, 'Medya işine girmeyelim, bu işlere bulaşmayalım' diye ikna etmeye çalıştı.
 

'SerdarTurgut yazdığı şeylere inanmıyor'

- Serdar Turgut'un Fethullah Gülen'i Konfüçyüs'le kıyaslaması sizce nasıl bir acı eşikti?

- Serdar Turgut herhalde geç bir yaşta baba olduğu için çocuğunun geleceği için endişelendi, onun geleceğini sağlama almak istedi diye düşünüyorum. Bizim patronlar katına da söyledim, Akşam düzenli maaş ödeseydi Serdar Turgut da bu yazıları yazmazdı, Akşam'dan ayrılmazdı. Ama belki de doğru olanı o yaptı, bilmiyorum ki. Şimdi ev taksitlerini ödüyor, maaşı düzenli yatıyor, başağrısı, sıkıntısı da yok, siyaset yazmayı da bıraktı. Tabii eski Serdar Turgut kaldı mı, hayır. Sadece benim değil, pek çok kişinin o tiryakilikle okuduğu yazar okunmuyor artık. Ama kendi adına bir gelecek tercihi yaptı. Türkiye'de bu dönemin uzun süreceğini gördü ve ona göre pozisyon aldı. Acı olan şu: Yazdığı şeylere inanmıyor. Cemaati de kandırıyor, söylemlerinde samimi değil. Bunu da çok iyi biliyorum çünkü yazdıklarıyla bana sohbetlerde anlattığı çelişiyordu.

- Arkadaşlığınız sürüyor mu hâlâ?

- Serdar Turgut benim için her zaman büyük bir kalem, büyük bir yazar. Her şeyden önce uzun yıllar dostluk yaptığımız, tatillere beraber çıktığımız bir dostum, bir ağabeyim. Epeydir görüşmüyoruz. Sebebi hiç bu fikir ayrılıkları değil, çok kişisel. Ben ona çok ufak ama benim için önemli bir konu yüzünden kırıldım o kadar. Düşmanlık yapan biri değilim, hâlâ bir şekilde dostum olduğunu düşünmek isterim.
 

'Ahmet Altan hiçbir konuya objektif yaklaşamıyor'

- Kitabınızda ayrıntılarıyla yer alışından memnuniyet duyarak sorarsam Taraf gazetesi özetle Türk basınında nasıl bir kırılma sizce?

- Taraf'ın gazetecilikte bir dinamizmi olduğu kesin. Dahası, iyi kötü bir sürü yeni isim de soktu Türk medyasına. Bir de deli cesareti var. Ama bu deli cesareti çok fazla gazetecilik hataları yapmalarına neden oluyor. Ahmet Altan bir gazetecide olmaması gerektiği kadar ideolojik, hiçbir konuya objektif yaklaşamıyor. Yasemin Çongar neden Türkiye'ye geldi, ne iş yapıyor hâlâ anlayabilmiş değilim ama bunlar Türk basınına zarar veren isimler. Bir gazetenin belli bir misyonu olabilir, belli tabuları devirmek de isteyebilir. Bu konuda başarılı da olmuştur. Ama Altan ve Çongar ne zaman Mirgün Cabas'ın cep telefonuyla helikopter düşürdüğü haberini bastı, bir de utanmadan arkasında durdu, yazılar yazıp ekranda bunu savundu, o andan itibaren onlara herhangi bir şekilde saygı duymam mümkün değildi.

- Çongar'ın eşinin CIA bağlantısı da kitabınızda yer alıyor...

- Bunu ben söylemiyorum, Chris Mason'ın kendi ders verdiği okuldaki biyografisinde yazıyor bu! Hem CIA için çalıştığı hem de RAND Corporation'da görev yaptığı yazılı. Kaldı ki bunlar Washington'da bilinen bilgiler. Amerika açık toplum zaten, gizleyemezsiniz bunları. Ne ilginç ki ben bunu yazınca önce o biyografi sayfadan kaldırılıyor. Bir süre sonra da sessizce o bölümlerden arındırılmış bir şekilde yeniden yayına konuyor. Ne diyeyim bilmiyorum artık.
 

'Türkiye'de gazetecilik yapabilmek için ülkeden gitmek gerektiğini anladım'

- Siz de bir süredir Amerika'dasınız, korkup kaçtınız mı?

- Her gün tehditlere, iftiralara, hedef göstermelere maruz kalan biri olarak kendi ülkemde huzurum kaçtı. 12 Eylül referandumunda bir karar verdim, yurtdışında daha fazla vakit geçirecektim. Türkiye artık beni beslememeye başlamıştı. Medya ortamı daha da kötüye gidince bu kararımda haklılığım ortaya çıktı. Sürekli hedef gösterilen, tutuklansın diye hakkında kampanya yapılan bir gazeteci oldum. Bu çamurlarla, bu çirkinlikle savaşıp bu düzeye mi ineyim? En iyisi uzağa geldim, kafamı toplayıp, kendimi geliştirmek, hem de Türkiye'ye mesafeyle bakmak için. İyi de oldu. Türkiye'de gazetecilik yapabilmek için Türkiye'den gitmem gerektiğini anladım. Bunun adı korkuysa hiç utanmam, 'Korkuyorum' derim. Bana bu korkuyu, bu baskıyı hissettirenler utansın.

- Günlük tutan bir gazeteci olduğunuzu okuyoruz kitapta. Bu bağlamda günlük-medya-Ergenekon hattında karşılaştırmalı bir analizde bulunuyorsunuz kitapta.

- Günlük tutmak, e-mail yazmak, kaynaklarla görüşmek, telefonda konuşmak, gazetecilere fikir sormak gibi gündelik mesleki faaliyetler bile suç oldu artık. Eskiden günde 10-15 kişiyle konuşurdum, kafamda bir yazı konusu varsa mutlaka başkalarının da görüşlerini alırdım, herkesi dinleyerek yazardım köşemi. Yasadışı dinlenen konuşmalardan Soner Yalçın'la bu gibi konuşmalarımız sızdırıldı, şimdi bazı özel yetkili gazeteciler beni bu konuşmalarla hedefe oturtmaya çalışıyor. Artık kimseyle konuşmaz oldum. Not falan da tutmuyorum, aklımda kaldığı kadarıyla. Bu hale getirdiler gazeteciliği artık. Not defteri olmayan gazeteci olur mu? Oluyor işte Türkiye'de.

- 'İdealist ve safım' diyerek bitiriyorsunuz kitabınızı. Hadi canım siz de diyerek son bir yanıt beklesem son soruda kabalık etmiş olmam umarım.

- İdealist ve safım tabii ki. Hâlâ Türkiye'nin normalleşebileceğini düşünüyorum, diyalog hayal ediyorum ve gazetecilik yapılabileceğine inanmak istiyorum. Cemaat de, iktidar da haber kaynağım olsun istiyorum. Yandaşlık olmasın, merkeze dönelim diye beklenti içimdeyim. Bunlar saflık değil mi? Bu koca medya köyünde hepimize yer var diyorum, hepimiz var olalım ve bu işi kendi bildiğimiz şekilde yapalım. Bir elenme olacaksa bu yandaşlıkla değil, iyi gazeteciliğe göre olsun. İstediğim sadece normalleşme aslında, umarım içi boş bir idealizm olarak kalmaz.

gamzeakdemircumhuriyet.com.tr

İmha Planı-Medya Nasıl Çökertildi?/ Oray Eğin/ Destek Yayınevi/ 362 s.

14 Temmuz 2011 

58
0
0
Yorum Yaz