twitter

AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN

AĞLA GÖZLERİM

 

 

 

 

                Muhsin Demir, topaldı. Kalçası çıkmıştı çocukluk yıllarında, bilinemeyen bir zamanda. Bilinse ne olacaktı, ne yapabileceklerdi Boyabat’ın Katırlı Köyü’nde.

Altı saatlik Kömürcüler Köyü’ne götürülüp sınıkçıya yumurtanın akıyla sardırılacak, eli boş çıkılmayacak, sargısı ya tutacak, ya tutmayacaktı.

“kaderi böyleymiş” dediler.

“Topal Muhsin” kaldı adı köyde.

Bir ana, bir baba, bir çocuk. Bir de keçileri vardı, sağımlık.

Büyük kız Ova Köyü’ne gelin gitmiş, büyük oğlan sıvacılık yaptığı İstanbul’da gecekondu çevirip yerleşmişti.

Elde kalan tek oğulları Muhsin’i yanlarından ayırmak istemezlerdi de, Muhsin’in geleceğini düşünmeyi bırak, bu günlerde karnını doyuracak varlıkları, olanakları yoktu.

Ne yapacaktı, bağsız bahçesiz, topraksız köyde Muhsin, sakat bacağıyla.

Bu oğlanı okutmalıydı.

Okutmalıydı da nasıl?

Babanın asker arkadaşı Kastamonuluydu. Kastamonu da yatılı okullar olduğunu ondan duymuştu.

Muhsin ile babası; dağlar, taşlar aştı, Kastamonu’ya geldi, “Kanadın Hanı”na yerleşti, asker arkadaşını aramaya başladılar.

Adından başka bir bilgi yoktu. Önüne gelene sordu, bulamadılar.

Asker arkadaşını sordukları bir Kastamonulu, onları Vakıflar Öğrenci Yurdu Müdürü Macit Yılanlıoğlu’na götürdü.

“Müdür Bey, bunlar tam aradığınız kişiler” dedi.

Macit Bey, Muhsin’le ve babasıyla konuştu, oldukça yoksul olduklarını anladı, o günden yurda aldı.

Sınav günü sınava giren Muhsin, sınavı kazandı.

“Hadi sen git. Muhsin bizim oldu” dedi, Macit Bey babasına.

Baba; iki adım attı geri döndü. Oğluna “baba gibi” şöyle bir baktı. Gözyaşlarını tutamadı. Çizikler oluşmuş gün yanığı yanaklarından, peş peşe, yarışırcasına birkaç damla aktı. Macit Bey; baba, caydı sandı. Elini babanın omzuna attı:

“Ferah ol, ben onu emanet aldım” dedi.

Baba cesaretlendi:

“Oğlumu bana üç günlüğüne geri ver. Anasıyla helalleştirip sana geri getireyim” dedi. Macit Bey de gözyaşlarını zor tuttu.

Baba oğul el ele yapıştı, Vakıflar Talebe Yurdu”ndan ayrıldılar. Muhsin yürümüyor, sekiyordu.

Bir günde köylerine geldi, bir gece yattı, üçüncü gün köyden ayrıldılar.

Eğinde yok, başta yok, Muhsin’in ayaklarındaki lastikler teklemeydi. Baba, “sağımlık” keçiyi yedeğine aldı yürüdü. Muhsin anasının elini öptü, babasına yetişti.  

“Gidip de gelmemek, gelip de görmemek vardı. Tepeyi öte aşmadan, Muhsin geri döndü, hem köyüne, hem anasına baktı. Anası; başörtüsünün ucuyla burnunu tutuyordu.

Anası ağlıyordu.

Baba, keçiyi Boyabat Pazarında sattı. Oğluna ceket-pantolon, ayağına da bir çift yeni lastik aldı.

Kendisi, yırtılan kara lastiklerini akça iplikle dikmiş, iplikler daha kopmamıştı.

Okumak için defter kalem de gerekliydi. Okuma yazması olmasa da, o kadar da “geri kafalı” değildi Muhsin’in babası. Otuz yapraklı defterle, bir kalem, bir de kedili silgi aldı.

Muhsin; en çok kedili silgiye sevindi.

             Yürüdüler, taşıt bulduklarında bindiler, Kastamonu’ya geldiler.

Baba, Muhsin’i Vakıflar Talebe Yurdu’na bıraktı gitti.

Muhsin, “Kastamonu Lisesi” orta bölümüne yazıldı. Okulda ve yurtta “Topal Muhsin” dediler yine ona.

Okulda teneffüse çıkmaz, yurtta oyun oynamaz, sürekli elinden kitap düşmezdi. Abartısı yok, tuvalete bile kitapla giderdi. Hiç zayıf almaz, altıdan da yukarı çıkamazdı.

Vakıflar Öğrenci Yurdu’nda kalan öğrenciler, üçer beşer grup oluşturur, sinemaya gider, kaleye, İnci Tepesine çıkar, uygun alanlarda değişik oyunlar oynarlardı. Nereye olursa olsun her gidişlerinde Muhsin Demir’e:

“Hadi gel sen de gidelim” der, her dediklerinde Muhsin’den:

“Mamur olunca giderük” yanıtını alırlardı.

Muhsin Demir, Ozan’ın sınıfındaydı. İkisi iyi anlaşır, ara sıra, bilgi alışverişi de yaparlardı.

Ozan O’nu aralarına almak ister, O katılmazdı.

Tüm arkadaşları Muhsin’in olağan dışı ders çalışmasını yadırgar, üstünde de durmazlardı.

Muhsin’in yüzünün güldüğü de pek görülmezdi. O’na kimse kötü söylemez, O’ da kimsenin kalbini kırmaz, sert bile bakmazdı. Ozan’la karşılaştığında gülecekmiş gibi yapar, elinde olmadan vaz geçerdi.

Ortaokul ve lise öğrenimi bitti, ne sıra arkadaşı kaldı, ne okul. Birer yere dağıldılar.

Aylar yıllar geçti, Ozan öğretmenliği seçti.

O yıllarda, sigara paketlerinin üstünde: ”Sigara sağlığa zararlıdır” yazmıyordu. Belki de halk önsezisiyle, sigaradan uzak tutmak, sigara içiminden soğutmak için: ‘Dumanını yel alır, parasını el alır” derlerdi.

En pahalı sigara, Bafra Sigarasıydı. Filtreli sigara yoktu. Filtreli Maltepe ve samsun sigaraları çıktığında, hem herkes alamıyor, hem de piyasada bulunmuyordu. Maltepe Sigaralarının filtresi beyaz, Samsun Sigaralarının filtresi sarıydı. Halk arasında: Maltepe Sigarasına “Akkuyruk” Samsun Sigarasına “Sarıkuyruk” deniyordu.

Ozan; öğretmen olarak, “Kuyruklu sigara” içmekle yükümlü sayıyordu kendisini. Her zaman da bulamıyor, ne kadar biriktirse tükeniyordu.

 Boyabat Pazarı’na giden köylülerine Filtreli Maltepe sigarası ısmarladı Ozan. Köylüler Boyabat içindeki bakkallarda Filtreli Maltepe bulamadılar. Öğretmenlerine, “Koskoca” Boyabat’ta “Akkuyruk sigara bulamadık” diyemezlerdi. Düşündü taşındı, ne edeceklerini buldular. Tekel Müdürlüğüne gideceklerdi. Ve gittiler. Şah İsmail’i sözcü seçtiler. Şah İsmail, şapkasını çıkarttı, bağrına bastı, kapıyı tıklayıp müdürün odasına girdi.

Müdür baktı, bu köylünün, tekel müdürlüğünde ne işi vardı?

“Buyurun” dedi müdür.

“Affedersiniz bey. Köyümüzün öğretmeni ‘akkuyruk sigarası’ içiyor. Bize sigara ısmarladı. Bakkallarda bulamadık. Sigara sizden dağılıyormuş. Öğretmene sigarasız gitmek ayıp olur. Sizden isteğim budur” dedi.

Müdür güldü.

“Öğretmeniniz kim, adı ne, nereli?” dedi.

Şah İsmail, askerlik günlerini anımsadı, iki ellerini pantolonunun yan dikişlerine yapıştırdı:

“Öğretmenimizin adı Ozan Uzun, Kastamonulu” dedi. Müdür afallar gibi oldu. Zile bastı, hizmetli geldi.

“On paket filtreli Maltepe sar” dedi. Sözü bitmeden, masa takviminden bir yaprak koparttı: “Muhsin Demir” yazdı. Parantez içinde de “ Topal Muhsin” açıklamasını yaptı. Onluk Maltepe paketiyle birlikte, takvim yaprağını Şah İsmail’in eline verdi.

“Bu pusulayı da öğretmene ver” dedi.

Köylüler köye geldi, onluk sigara paketini ve “pusulayı” Ozan’a uzattılar. Ozan önce, ikiye katlanmış ufacık kâğıt parçasını açtı okudu.

“Müdür, Tekel Müdürü” dedi köylüler… Ne ağlayabildi, ne gülebildi Ozan. Boğazı düğümlendi, uçacak gibi oldu.

Vakıflar Talebe Yurdu’na her gidişinde, yolda öte baş beri baş kitap elinde okuyarak, çöküp kalkarak yürüyen, “Kaleye, sinemaya gidelim” dendiğinde: “Mamur olunca giderük” diyen Muhsin Demir geldi gözünün önüne. Bu, O idi.

Cumartesi günü öyleden sonra, eşi ve çocuklarını da yanına aldı, Boyabat’a gitti. O zaman tatil, Cumartesi öyleden sonra başlardı.

Boyabat’ta Muhsin Demir’i buldu. Sarmaş dolaş oldular. Kilo almış, evli iki çocukluydu.

Akşam sofrasından kalkmak üzereyken, Ozan’a yan gözle bakarak rakı şişesinin ağzını açmaya başladı. Ozan, “Açma” demedi. Aslında, aile arasında içki içilmesine karşıydı.

Muhsin rahatladı. Bir iki kadeh “attılar”, Ozan; geçmiş günleri, okul yıllarını anımsattı.

Muhsin hepsini anımsadı. Elinden Türkçe kitabı düşmese bile, Türkçe Öğretmeni Hüthüt Kuşu’nun sorduğu soruyu bilemediğinde: “Bilemedim, bilemedin, bilemedi” fiilini çektiğini bile.

Muhsin’in yüzü bir ara değişti; beyazlaştı, kızardı. Gözlerini yumdu, Ozan’dan yana döner gibi yaptı:

“Okumayıp köye dönsem; güdecek bir keçimizde yoktu.  Okumaya gelirken sattık. Geriye dönüp baktım, anam arkamızdan ağlıyordu. Bir daha keçi alamadan gittiler” dedi, yüzünü iki elleri arasına yatırdı, dirseklerini masaya dayadı, dakikalarca ağladı.

Ozan’ı da ağlattı.

 

                                                                                                              Aralık 2008

Fikri Uzun Yazilari

“NECATİ, AZİZ NECATİ…” / FİKRİ UZUN
AĞLA GÖZLERİM / FİKRİ UZUN
BÖYLE OLURDU ORALARDA KIŞ GECELERİ / FİKRİ UZUN