DEDELERİNİN İNTİKAMINI ALIYORLAR‏

16/10/2009 · Kategori: Yorum

Sayı:2009/56

Kod: 32–116488

Konu:    Dedelerinin intikamını almaya çalışıyorlar                                               14.10.2009                                            

HALKIMIZA - BASIN KURUM VE KURULUŞLARINA

Atatürk’e hakaretin yasak olması, AB üyeliği için engel mi?

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, açıklayacağı son ilerleme raporunda,  halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen ve 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” un Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenleme olduğunu, bu durumun AB üyeliği için engel oluşturduğunu ileri sürdü.

AB Komisyonu üyelerine göre, Türkiye’de demokratikleşmenin, ifade özgürlüğünün göstergesi  “ülkenin kurucusuna hakaret edenlere göz yumulması” olarak değerlendiriliyor.  Raporda bununla da yetinilmemiş, Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri tahrip edenlerin tüm bu eylemlerinin, “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.

Ülkeyi bölmek için her türlü yayın yapılırken, ülkeyi yöneten Başbakan’ın kendine yandaş olmayan gazeteleri okumayın diye halkı yönlendirirken, ülkenin gerçek aydınlarının, saygın bilim adamı ve askerlerinin Silivri Yerleşkesine tıkılırken, AB Komisyonu sesini soluğunu çıkarmıyor.  Her nedense Başbakanların, bir parmak işaretiyle Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı seçtirmelerini, Türkiye’deki ‘lider sultasını, ön seçimsiz milletvekili, belediye başkanları, hatta ilçe belediye meclis üyelerini tek başına belirleyen genel başkanların davranışlarını demokrasiye aykırı görmüyor. Atatürk’e hakaret edilmesini önleyen yasal düzenlemelere ateş püskürüyor!

Bütün bunlar gösteriyor’ki; AB aday üyeliği Türkiye’ye demokrasi değil, faşizm getiriyor. AB aday üyeliği, Türkiye ekonomisini yıkıma uğratıyor, Türkiye’yi sömürge koşullarına mahkûm ediyor.  AB aday üyeliği, Türkiye’yi etnik ve dinsel çatışmalara sürüklüyor. En önemlisi; AB aday üyeliği, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri ile elde ettiği kazanımların yok edilmesi anlamına geliyor.

Bu raporu hazırlayanları , Bu rapora sessiz kalan  iktidarı,  içte destekleyen yandaş ve yemdaş medyayı  bir kez daha uyarıyoruz. Atatürk’e hakaretin suç kapsamından çıkarılmasını isteyen AB ülkeleri, 91 yıl önce İstanbul’u, İzmir’i ve Anadolu’nun yarısını işgal eden ama Atatürk tarafından kovulan dedelerinin intikamını almaya çalışıyor.

YÖNETİM KURULU ADINA: 

MAHMUT ÖZYÜREK
ADD ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

...........

 
 
 
Uyan Gazi Kemal ! / UĞUR MUMCU
(Cumhuriyet Gazetesi - 13.04.1979)
 
Yabancılar ayıp olmasın diye, bizim gibi ülkeler için "gelişmekte olan ülkeler" derler! Aslına bakarsanız, bizim adımız "az gelişmiş ülke"dir. Ünlü Fransız bilim adamı Mourice Duverger, bizim gibi ülkeler için "proleter uluslar" kavramını kullanıyor. Duverger, Türkçe'ye "Politikaya Giriş" adıyla çevrilen özlü incelemesinde:

- Burjuva milletlerle, proleter milletler arasındaki fark, 18. yüzyıl Avrupası'nda aynı ülkenin burjuvazisi ile proleteryası arasındaki fark kadar büyüktür, demektedir. "Proleter uluslar", sanayi devriminin dışında kalan, tarımı ilkel, enerjisi ve makine üretimi yetersiz, buna karşılık ticaret burjuvazisi gelişmiş, ulusal geliri düşük toplumlar demektir.

"Proleter uluslar", gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerin pazarlarıdır. Gelişmiş ülkeler, proleter uluslar üzerinde, yardım adı altında ekonomik ipotekler kurarlar. Yirminci yüzyılın ilk başlarındaki askeri işgaller, günümüzde ekonomik işgallere dönüşmüştür. Türkiye, böylesine ekonomik işgal altında tutulan "proleter uluslar"ın en başlarında yer almaktadır.

"Proleter uluslar"ın tek kurtuluş yolu, uluslararası kapitalizme karşı savaş vermelerine bağlıdır. Buna, "antiemperyalizm" diyoruz. Gerçek "milliyetçilik" budur. Üretimi, yabancılara karşı sömürtmemektir milliyetçilik!

"Proleter uluslar"ın milliyetçiliği, ancak ve ancak "antiemperyalist" bir çizgiye oturtulabilir. Bu milliyetçilik anlayışında, ulusallık ve sınıfsallık içiçedir. Kurtuluş Savaşı'mız ve savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk, proleter uluslara özgü "milliyetçiliğ in" yirminci yüzyıldaki görkemli örnekleri sayılır.

Yoksul ülkelerdeki, proleter uluslarda rastlanan bir başka "milliyetçilik" , bunun tam tersidir. Çarpık ekonomik yapıda palazlanan ve çoğu yabancı sermayenin desteğindeki ticaret burjuvazisi ve kurulu siyasal düzen, uyanan antiemperyalist bilinci yoketmek ya da yozlaştırmak için bir başka "milliyetçilik" akımına sarılır.

Yine Kurtuluş Savaşı'mızdan örnek verirsek, bu tür milliyetçiler, "Kuvay-i Milliye"ye karşı İstanbul Hükümeti tarafından örgütlenen Anzavur komutasındaki "Kuvay-i İnzibatiye"dir. Anzavur kuvvetleri, yabancı işgal kuvvetlerinin "milliyetçi" etiketli uzantılarıdır.

Bu milliyetçilik anlayışı, günümüzde daha karmaşık bir niteliğe bürünmüştür. Açık askeri işgalde kimin kimden yana olduğu daha somut biçimde anlaşılırken, bugünkü kargaşa, uluslararası kapitalizmin bu tür "sahte milliyetçilik" duygularını başka başka renklerle sunmaktadır.

Bu milliyetçilik, baştan tırnağa yabancı sermayeden yanadır, ülke içinde ticaret burjuvazisine, dışında yabancı kuruluşlara toz kondurmaz; işçiden, emekçiden değil, işverenden yana tavır alır, alabildiğine din sömürücüsü ve düşünce özgürlüğü düşmanıdır.

Mustafa Kemal, "Ezilen uluslar, bir gün ezenleri yok edeceklerdir" derken, Asya ve Afrika'da uyanan "proleter ulusların", "antiemperyalist bilincini", "milliyetçilik duygularını" harekete geçirmek istiyordu.

"Milliyetçilik" , Kurtuluş Savaşı'mızda, bozuk düzenin kalelerine çekilen bayrak değil, antiemperyalist bilincin ve bağımsızlık kavgasının sönmeyen bir meşalesi olmuştu.

"Sahte milliyetçiler" in elinden bu bayrağı almak, bütün devrimcilerin ortak amacı olmalıdır. Çünkü, "proleter uluslar"ın bağımsılık bilinci, antiemperyalist kavgadan geçer. Çünkü, özünde ulusallık ve sınıfsallığı taşıyan "gerçek milliyetçilik" , anti-emperyalist çizginin odak noktasıdır.

Egemen sınıfların yüzlerindeki "milliyetçilik makyajını" silip atmak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yurdunu ve ulusunu seven herkesin görevidir.

AKP'nin Türban İtirazı

1/4/2009 · Kategori: Yorum

AKP'nin türban itirazı

AKP'nin türban itirazı

 

Radikal; 01/04/2009

Gaziantep'in Islahiye ilçesinde ilginç bir seçim yarışı yaşandı. Anketlerde önde görünen AKP'li Başkan Mehmet Uludağ aday gösterilmeyince, eşi DP'den aday oldu ve AKP'ye ciddi bir fark attı. Seçim öncesinde Uludağ'ın eşi Malika Uludağ'a itiraz eden AKP, seçimden sonra da ilk kadın başkana itiraz etti. Hem de türbanlı olduğu gerekçesiyle...

 

 


Yerel seçimlerin en büyük sürprizi İslahiye'de yaşandı. Geçmiş dönem AK Parti'den belediye başkanı olan Mehmet Uludağ'ın aday gösterilmemesi üzerine tepkinin büyük olduğu İslahiye'de, Uludağ'ın eşi Malika Uludağ seçildi. Gaziantep'te bir ilçenin ilk kadın belediye başkanı ünvanını elde eden Uludağ, son anda eşinin yerine DP'den aday gösterilmişti.

ÖNCE ULUDAĞ'A SONRA EŞİNE İTİRAZ ETTİLER

Mehmet Uludağ, AKP'den aday gösterilmeyince DP'ye geçmiş, ancak AK Parti'nin temayül yoklamasında ismi geçtiği için adaylığı red edilmişti. Uludağ yerini eşi Malika Uludağ'a bıraktı. Bu aşamada da Malika Uludağ'a türbanlı olduğu gerekçesiyle itiraz edildi. Ancak başvurusunda türbanlı resmi olmadığı için Malika Uludağ'ın adaylığı geçerli oldu. 29 Mart'ta ise Uludağ, oyların yüzde 36.9'ını alarak İslahiye Belediye Başkanı seçildi.

AK PARTİ ÜÇÜNCÜ OLDU

Mahmut Durdu'nun isteği ve baskısı üzerine aday gösterilen Osman Öztürk, seçimi kaybetti. AK Parti elinde bulunduğu İslahiye'yi kaybederken, CHP İslahiye'de ikinci parti oldu. Buna göre DP 36.9, CHP 31.6, AKP 24.1 ve MHP 5.9 oy aldı.

STAR YAZARI ŞAMİL TAYYAR OLAYA İSYAN ETTİ

Kendisi de Islahiyeli olan Star Gazetesi Yazarı Şamil Tayyar bugünkü yazısında seçim yarışını anlattı. Yazısını 'Canım memleketim hepinizi kutluyorum' diye bitiren Tayyar'ın yazısında şu ifadelere yer verdi:

"2004 yılında AK Parti listesinden belediye başkanı seçilen Mehmet Uludağ da ilkokul ve mahalleden arkadaşımdır. Emniyet müdürlüğünden istifa ederek aday olmuştu.
Bu son seçimde AK Parti’den yeniden aday oldu. Karşısındaki tek rakibi partinin ilçe başkanı Osman Öztürk’tü. Haliyle teşkilat Öztürk’ün yanında yer aldı, halk ise anketlerde ‘Uludağ’ dedi.

Genel merkez de tavrını anketlere göre belirleyip İslahiye’de Mehmet Uludağ’ı yeniden aday gösterdi. Gaziantep il teşkilatına gönderilen aday listesinde bu isme de yer verildi.

Ne olduysa o an oldu, genel merkez listeyi değiştirdi, Mehmet Uludağ yerine Osman Öztürk’ü aday ilan etti. Sonra anlaşıldı ki, AK Parti’nin İslahiye kökenli Gaziantep Milletvekili Mahmut Durdu başbakanla görüşerek belirleyici olmuş.... "

."... DP ilçe yönetimi, kendilerine destek veren diğer partiler ve kanaat önderleriyle acilen toplanıp karar verdiler. Dediler ki; ‘Biz bu haksızlığı Uludağ soyadını yaşatarak telafi ederiz. Eşini aday gösterelim.’
Malika Uludağ’a koştular. Ev kadınıydı. Siyasetle uzaktan yakından ilgisi yoktu. Emrivaki yaptılar, ‘adayımızsın’ dediler.

Tek pürüz, Melika hanımın AK Parti üyesi olmasıydı. Hemen istifası sağlandı, ardından adaylık başvurusu yapıldı.
Aracına atlayıp İslahiye’ye döndüğünde bu kez karşılayanların sayısı ikiye katlanmıştı. Belediye seçimiyle hiç ilgisi olmayan köylerden de akın akın gelenler vardı..."

"... Başörtü itirazı

Bununla da bitmedi. AK Partililer, bu sefer Malike hanımın adaylığını düşürmek için ilçe seçim kuruluna koştular: ‘Bu kadın başörtülü, nasıl aday olur?’

Yetkilinin cevabı: ‘Önümdeki belgelerde başörtülü fotoğraf yok. Ben ona bakarım. Dışarıda nasıl giyindiğine karışamam.’

Bu girişim kabaran öfke katsayısı daha da arttırdı.
Bir vatandaş koşarak Mehmet Uludağ’a ulaştı, AK Parti’nin başörtülü adayla ilgili sözlü itirazını medyaya sızdırma önerisinde bulundu, o, buna karşı çıktı: ‘Biliyorum medyaya sızarsa bu girişimleri sadece İslahiye’de değil tüm Türkiye’de AK Parti oylarını etkiler, ama ben bunu yapamam. Siyaseti çirkinleştirmek istemem.’

Sindiremese de sineye çekmeyi yeğledi.
Bitmedi...

AK Parti bu kez Malika hanımın kendi üyeleri olduğu gerekçesiyle adaylığının düşürülmesini istedi.
Bu kez duvara çarptılar. Sinir harbi bu noktada sonuçlandı, Malika hanımın adaylığı kesinleşti.
Sonuç; DP yüzde 40, CHP yüzde 35, AK Parti yüzde 20...

‘Bitti’ diyorsanız, yanılıyorsunuz.

Seçim sürecinde ters tepeceği kaygısıyla derin dondurucuya konan Malika hanımın başörtüsü, seçimden sonra servis edildi. İlk oltaya takılanlardan biri, Sabah Yazarı Meliha Okur oldu. Dünkü köşesinde soruyordu: ‘Peruk mu takacak? Törenleri mi katılmayacak?’

Diğer gazetelerde de irili ufaklı haberler vardı dün. Anlaşılan vazgeçmeye hiç mi hiç niyetleri yok.
Hiç önemli değil. Malika hanım halk ihtilalinin lideri oldu, İslahiye halkı başarılı başkanını mahalli çetelere yedirmedi. Ömrünü çetelerle mücadeleye adamış bu kardeşlerini de mahcup etmediler. .."

Çankaya’dan üç ödül

30/10/2008 · Kategori: Yorum

Çankaya’dan üç ödül


ANKARA Milliyet

Türkiye'nin yetiştirdiği en önemli yazarların başında gelen, Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türk yazar olmasına karşın bu ödülü alamayan Yaşar Kemal, 2008 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne layık görüldü

Edebiyat alanında Kemal'e verilmesi kararlaştırılan ödüle, mimari dalında Turgut Cansever, müzik dalında da Alaeddin Yavaşça değer bulundu.
Her yıl Türkiye'nin kültür ve sanatını yüceltmek için çalışan Türk vatandaşı ve yabancı uyruklu kişilerle kurumları devlet adına onurlandırmak ve özendirmek amacıyla cumhurbaşkanlığınca verilen ödüller, bu yıl her biri kendi alanında ünlü isimlere gitti.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen, Genel Sekreter Yardımcı Emin Kuz, Dış Politika Başdanışmanı Gürcan Türkoğlu, Basın Başdanışmanı Ahmet Sever, Danışman Zeynep Damla Gürel, Doğan Hızlan ve Beşir Ayvazoğlu'ndan oluşan Değerlendirme Kurulu'nun önerileri sonucu ödül sahiplerini belirledi.
Bu çerçevede Yaşar Kemal, Turgut Cansever ve Prof. Dr. Yavaşça ödüllere değer görüldü. Edebiyat dalında ödülün Yaşar Kemal'e verilmesi, Nobel Edebiyat Ödülü'ne aday gösterilen ilk Türk yazar olmasına rağmen bu ödülü kazanamayan ünlü yazara Gül'ün jesti olarak yorumlandı.
Kemal, Cansever ve Yavaşça'ya ödülleri, düzenlenecek bir törenle Gül tarafından takdim edilecek.
Üç kez Ağa Han Mimarlık Ödülü'nü kazanmış tek mimar olan 78 yaşındaki Cansever de ödül haberini hasta yatağında öğrendi. Yaşlılık nedeniyle çeşitli rahatsızlıkları olduğu belirtilen Cansever'in evinde dinlendiği açıklandı.

Yaşar Kemal
"Bu ödülün bana verilmesini, Türkiye’de siyasal duruşun, barış ve insan hakları mücadelesinin dışlanmaması konusunun ve toplumsal barışa giden yolun açılmak üzere olduğunun bir işareti olarak görmek istiyorum. Bu ödülün Cumhurbaş-kanlığı tarafından verilmesi, bu açıdan ümidimi güçlendiriyor."

Alaeddin Yavaşça
"Böyle bir ödül verildiği zaman insanın hayatı boyunca çalışmaları, hizmetleri onurlandırılmış oluyor. Müteşekkir olmamak mümkün değil. İnsanın hayatında çok mutlu olduğu belirli günler vardır. Benim için de bugün öyle. Böyle bir ödülü elde etmek için çalışmadım, fakat böyle takdir etmişler, sağ olsunlar."

Turgut Cansever
“Ödülün, ülkemizde kültürel mirasın korunması ihtiyacı yanında, genç nesillerimizin  dikkatini gerçek güzelliğin idraki ile  doğru hedefleri olan çağdaş bir çevre  bilincinin zaruretine çekmeye yönelik katkı yapacağına içtenlikle inanıyorum.”

Oğur: ‘Mustafaizm’ Kemalizm’in son sürümü

30/10/2008 · Kategori: Yorum

 Kürtler’e muhtariyet tanınmasını istedi
Gazeteci Can Dündar'ın Genelkurmay arşivlerinden yararlanarak hazırladığı 'Mustafa' filmi uzun süre konuşulacak

Filmde, Kürt sorunu da işleniyor. Mustafa Kemal 16 Ocak 1923’de, İzmit Kasrı’na davet ettiği dönemin ünlü 9 gazetecisiyle ’yazılmamak’üzere sabaha kadar görüşlerini açıklıyor. Doğu’daki görevi sırasında bölgeyi inceleyen Büyük Önder, Cumhuriyet’i ilan etmesine 9 ay kala Kürt meselesiyle ilgili şunları anlatıyor: “Başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu(Anayasa) gereğince zaten birtür yerel özellikler oluşacaktır. O halde hangi livanın(sancağın) halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir.Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz.”
VATAN’IN NOTU: Bu toplantıda şu gazeteciler bulundu: Vakit’ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar’dan Velit Ebuzziya, İleri’den Suphi Nuri (İleri), Tanin’den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam’dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam’dan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleri’den Kılıçzade İsmail Hakkı ile Dr. Adnan (Adıvar) ve Halide Edip’in (Adıvar).

Ölmeden heykelini meydanlara diktirdi

Mustafa filminde tartışma yaratacak bir bölüm ise Atatürk’ün 1926’dan itibaren kendi heykellerini büyük kentlere diktirmesi... İtalyan heykeltıraş Pietro Canonica bu amaçla Ankara’ya davet ediliyor ve İzmir Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk Heykeli ile Ankara Sıhhiye Meydanı’ndaki Atatürk heykelini yaptı.


VATAN’IN NOTU:

Canonica tarafından yapılan ilk eseri Atatürk’ün at üstünde tasarlandığı tunç heykel,Etnografya Müzesi’nin önüne 29 Ekim 1927’de dikildi. Başkentteki ikinci eseri Zafer Meydanı’ndaki, Atatürk’ü askeri kıyafetle ayakta tasarladığı heykeli oldu. Bu da 4 Kasım 1927’de yapıldı. Canonica İstanbul’da Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtı’nı tasarladı. Anıt 9 Ağustos 1928 günü açıldı. Canonica’nın Türkiye’deki son eseri İzmir’de Cumhuriyet Meydanı’ndaki atlı Atatürk heykelidir. Heykelin açılışı 28 Temmuz 1932’de yapıldı.

Oğur: ‘Mustafaizm’ Kemalizm’in son sürümü
Taraf yazarından ‘Mustafa’ belgeseli üzerine ilginç tespitler
Tarih saat :29.10.2008 16:29:00       Kategori : Gündem
 

 

Taraf Gazetesi yazarı Turgay Oğur, Can Dündar’ın son belgeseli “Mustafa”yı çok farklı bir açıdan değerlendirdi. Oğur, Ergenekon’un kirli ilişkileri ile düşüşe geçen Kemalizm’e bu belgeselle yeniden bir ivme kazandırılmaya çalışıldığını iddia etti.

 

İşte o yazı…

 

Kemalizm kalmadı, Mustafaizm verelim

 

Can Dündar’ın Atatürk’ün hayatını anlatan belgesel-filmi Mustafa bugün vizyona giriyor.

 

Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına yetiştirilen film şimdiden gayri-resmi film muamelesi görmeye başladı bile. Önceki gün Dolmabahçe Sarayı’ndaki filmin galasına katılan yıldızlar listesi (Büyükanıt, Sabih Kanadoğlu, Gülben Ergen, Aysun Kayacı gibi bir çeşitlilik) Mustafa’yı izlemenin kaçılamayacak bir nevi vatan borcu olacağının ilk işaretleri.

 

Bugün itibarıyla sinemalara doğru ilk, orta ve lise hükmündeki üniversitelerden okul gezilerinin başlayacağını, filmi izlemiş olma zorunluluğunun yeni dönem müfredata gireceğini, DVD’si çıkar çıkmaz her okulun demirbaş listesinde yerini alacağını tahmin etmek de güç değil.

 

Can Dündar film ile ilgili röportajlarında Atatürk hakkındaki aşamadığımız tabulardan, klişelerden şikâyet ediyor. Ona göre “Mustafa” adı da filmin zaafları, hırsları, kusurları ve yalnızlığı ile insan Atatürk’ü anlatma gayretinin bir göstergesi.

 

Aslında Atatürk ile ilgili bu tabulardan söz etmek artık ne kadar mümkün bilemiyorum. Resmî tarihi deşifre eden yeni bir tarihçilik anlayışı Türkiye entelektüel hayatına ve iyi tarih bölümlerine uzun yıllardır hâkim zaten. Resmî tarihçilik ise ancak devlet güdümündeki kurumlarda ve bazı taşra üniversitelerinde yaşatılmaya çalışılıyor.

 

Ayrıca insan Atatürk de artık bize öyle çok da yabancı değil. 90’lardan itibaren yine Can Dündar’ın belgeselleri (Fikriye, Sarı Zeybek) sayesinde “insan Atatürk” ile de yakinen tanıştırıldık. Çapkın, çok içen, dans seven, yalnız, hüzünlü Atatürk ile. Hatta bugünkü popüler Kemalizm’in üzerinden tevatür ve rivayetten ibaret o sığ ideolojik tortuyu kazıdığınızda geriye o belgesellerdeki “insan Atatürk” ile kurulan duygusal ilişkiden başka bir şey de kalmayabilir.
Kaşlarını çatmış bizi izleyen Ulu Önder Atatürk’ten sevimli yanaklarını sıkasımız gelen öksüz Mustafa’ya kolay gelmedik tabii.

 

Mesut Yeğen’in Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce serisinin Kemalizm cildindeki Hegemonya ve Kemalizm adlı makalesinde olağanüstü bir biçimde anlattığı gibi 1930’ların Kemalizm’i radikal sekülarizm, etnisist milliyetçilik ve otoriter merkeziyetçilik sacağayı üzerine kurulu, tüm gayretlerine rağmen toplumda karşılık bulamamış bir iktidar ideolojisiydi. O yüzden 1950’de yenilgiye uğradı. Ama Batılı-ulusal-seküler bir toplum ve devlet projesi olarak varlığını korudu. Yeni adı da artık Atatürkçülük’tü.

 

1960’larda yükselen sol, anti-emperyalist yeni bir Atatürk’te siyasal meşruiyetini aradı. (Her ne kadar Atatürk tüm bu “emperyalist” ülkelerde, sokaktaki insanlar tarafından bile “Modern Türkiye’nin kurucusu” olarak bilinip, çok sevilse de.)

 

80 darbesi bu Atatürk’ü de beğenmeyip depoya kaldırdı ve kendi Atatürk’ünü yarattı. Bu Atatürk, o yıllarda her yere asılan kürklü kabanlı o meşhur Atatürk resmi gibi o kadar can sıkıcı, öylesine iç bunaltıcı resmi bir Atatürk’tü ki, o yıllarda gayri-resmi tarih zirve yaparken, 90’ların başında artık Atatürkçülük dibe vurmuştu.

 

Ta ki Refah Partisi’nin yerel seçim başarıları ve Uğur Mumcu’nun öldürülmesiyle yükselen laik duyarlılıklarla Atatürk’ün bir popüler kültür imgesi olarak yeniden keşfedilmesine kadar. Atatürkçü Düşünce Dernekleri, ÇYDD’ler öncülüğünde diğer laik aydın cinayetleriyle arada alevi harlanan, 28 Şubat ile zirve yapan bu yeni “Rozet Atatürkçülüğü”, Kemalizm’i belki de tarihinde ilk kez popüler bir ideoloji yaptı, orta-üst sınıfları mobilize etmeyi başardı.

 

İşte Can Dündar tam da bu yeni nesil Atatürkçülerin/ Atatürkçülüğün ihtiyaçlarını karşılayan başarılı işlere imza attı. Talep mi arzı doğurdu, arz mı talebi yönlendirdi bilmiyoruz. Artık taşınması ağır, bu çağda savunulması güç Kemalizm’in ideolojik yüklerinden kurtulmuş “İnsan Atatürk” ile Can Dündar, Türkiye’de nefessiz bırakılmış resmî ideolojiye bir hayat öpücüğü verdi.
Tıpkı Mustafa’nın bugün yapacağı gibi.

 

Mustafa” Kemalizm’in belki tarihinin en derin krizinden geçtiği günlerde vizyona giriyor.

 

Tam da ülkenin en ünlü Kemalistleri darbeci, ırkçı, karanlık bir örgüt olan Ergenekon’un üyesi olmaktan yargılanırken... Tam da Atatürk, Ergenekon davası önünde ırkçı, totaliter sloganlar atan öfkeli grupların dövizlerine düşmüşken. Tam da marjinal, korkutucu, dünya gerçeklerinden kopuk bir Kemalizm tüm Atatürk imajını işgal etmişken. Tam da bu marjinal Kemalizm yeni bir toplumsal hegemonya kurma ufkunu da tamamen yitirmişken... Tam da Atatürk de ona sahip çıkanlarla birlikte marjinalleşiyorken... Tam da Kemalizm bir emekliler, yaşlılar ideolojine dönmüşken...

 

İşte böyle bir tarihsel anda Kemal Atatürk’ün imdadına yetişti küçük Mustafa.
Bakalım sevimli, masum, yanaklarını sıkasımız gelen öksüz Mustafa, öfkeli, sevimsiz, yaşlı, darbeci Kemalizm’i bize unutturabilecek mi? Bakalım bu Mustafa-Kemal kavgasından geriye İttihatçı Matematik hocasının Kemal’i mi, İslamcı Zübeyde Hanım’ın Mustafa’sı mı kalacak?

 

Yoksa Mustafa, Can Dündar’dan Ergenekon önlerinde nefessiz bırakılmış Kemalizm’e yeni bir hayat öpücüğü mü? Bu yüzden mi tarihçilerin giremediği, girmeye çalışanların ailelerine kadar soruşturulduğu Genelkurmay arşivlerindeki Atatürk günlüklerine Can Dündar’ın bakmasına izin verildi? Can Dündar o gizli kapılar ardından gördüğü “Mustafa” hakkında her şeyi ne zaman bize de anlatacak?

 

Yoksa Mustafaizm, Kemalizm’in son sürümü mü? Sistem yeniden mi yükleniyor?

Derya SazakSiyaset Günlüğü

Mustafa

30 Ekim Perşembe 2008

 

Can Dündar’ın yazıp yönettiği, ‘Mustafa’ filmini Dolmabahçe’deki gala gösteriminde izledik.
Atatürk’ün askeri, siyasi ve insani yönlerini ‘resmi’ dilin dışına çıkarak anlatma iddiasındaki ‘Mustafa’, artık bir belgesel ustası olan Dündar’ın filme kattığı duygusal tatlarla genç kuşakları Atatürk’ü yeniden keşfe çağırıyor.
Filmin tanıtımında şunu söylüyor Can:
“Kışlalarda, okullarda anlatılan Atatürk, zamanla devrimci bir lideri, şablonlara hapsetti, katılaştırdı. Heykeller, büstler, rozetlerle insancıl özelliklerinden uzaklaştırılmış bir şef yaratıldı. Ben kendi Atatürk’ümü anlatmak istedim. Onu, yıllardır içinde tutulduğu gardıroptan çıkarmak, bildik şablonlardan bir nebze kurtarmak istedim. Her resmi bayramda okulda dinletilen nutuklardan, televizyonlarda izletilen filmlerden sıkılmış yeni kuşağın, çağdaş bir anlatım dili ve sıcak bir yaklaşımla onu yeniden keşfetmesi için, bu film ileri bir adım olur umudundayım.”
Bizim kuşak Atatürk’ü Emin Oktay’ın tarih kitaplarından öğrendi.
Çöken bir imparatorluk, bütün kaleleri düşmüş Anadolu, işgal altındaki İstanbul, Balkanlar’dan göç, İzmir’e çıkan Yunanlıların Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerinin himayesinde Ankara’ya doğru ilerleyişi ve ‘Sevr’e razı olmuş Osmanlı hanedanına karşı, ‘çılgın Türkler’in bağımsızlık savaşı. Nâzım’ın şiirlerindeki Ulusal Kurtuluş Destanı.
İlkokulda seyrettiğimiz Atatürk filmleri İzmir’e çekilen Türk bayrağıyla son bulurdu.
Can Dündar, ‘Sarı Zeybek’ten bu yana Mustafa Kemal’i ‘siyah beyaz’ görüntülerin bize hatırlattığı 20. yüzyılın başlarındaki savaş yıllarının askercil liderleri arasından çıkarıp, çağı değiştiren, devrimci, barışçı, insani Atatürk kimliğiyle buluşturmaya çalışıyor.
‘Mustafa’ filminde hayatın içinden bir ‘portre’ çıkarmaya çalışıyor Dündar. Aşk ve özlem mektupları yazan, gülen, zeybek oynayan, hüzünlenen, öfkelenen, giderek yalnızlaşan, ‘Beni hatırlayınız’ diye not düşen bir Atatürk’ü de görüyoruz.
Dolmabahçe Sarayı’ndaki son günlerinde duvarda asılı bir tablodan Selanik’teki çocukluğuna dönen ‘Mustafa’da ömrü savaşlarla geçmiş liderin sıradan bir yaşam özlemini hissediyorsunuz. Ancak sonlara doğru aşırı hüzünlü ve ‘depresif’ atmosfer, ‘Mustafa’ filmini yine 10 Kasım’lara özgü bir yasa dönüştürüyor.
Dündar, cumhuriyetin ilanı ile 1930’lar arasındaki ‘devrim’ yıllarında Atatürk’ün ‘diktacı’ kimliğine, Kürtlere özerklik sözünden yeni devleti inşa mücadelesinde ‘İslamiyet ile komünizm’i birleştiren ‘pragmatist’ siyasetine de göndermeler yapıyor.
Bir çağdaşlaşma ve modernleşme projesi olarak Türkiye Cumhuriyeti, kuruluşunun 85. yıldönümünde de sorunlarla boğuşuyor.
‘Mustafa’yı özellikle genç kuşaklar izlemeli.

« Önceki ::