Yaşananlar Şaka Gibi

16/4/2009 · Kategori: Soylesi

Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) Genel Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, AKP iktidarı döneminde tamamen kendi ideolojileri doğrultusunda "gerici ve ilerlemeyi engelleyen bir eğitim sisteminin" tercih edildiğini belirtti. Saylan, "Türkiye'de bir bakıyorsun ki çağdaş eğitim diye bir şey yok ortada, eğitim diye bir şey var tamamen fırsat eşitsizliği üzerine kurulmuş, her dakika siyasete alet edilmiş kadrolaştırılmış içeriği giderek geriye çekilen içinden bütün çağdaşlaşmanın çekildiği bir eğitim sistemi mevcut" dedi.

Cumhuriyet Haber Portalı- Ergenekon soruşturması kapsamında merkez ile şubeleri basılarak arşivlerine el konulan ÇYDD’nin Başkanı Türkan Saylan, operasyon öncesi yaptığımız söyleşide iktidarın eğitim politikalarına ilişkin eleştirilerini sıraladı. Operasyonda Saylan'ın evi de polis tarafından basılarak özel belge ve CD'lere el konmuştu. “Ben kendimi Atatürk’ün kızı olarak görüyorum” diyen Saylan, 1989 yılında derneği kurduklarında “Atatürk İlke ve Devrimleri’ni korumak, bunun yanında geliştirmeyi” amaç edindiklerini söyledi. Türkan Saylan’ın Cumhuriyet Haber Portalı’nın sorularına verdiği yanıtlar şöyle:


- Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği olarak eğitimdeki önceliklerinizi anlatabilir misiniz?

Türkan Saylan: Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği 1989 yılında kurulurken dedik ki ‘biz niye kuruluyoruz?’ Biz Atatürk İlke ve Devrimleri’ni korumak, bunun yanında geliştirmek amacındayız. Bunu da ‘nasıl yapabiliriz’ öncelikle çağdaş eğitim, çağdaş insanı oluşturur; sonra çağdaş toplumu oluştururuz. Bu bir süreçtir. Burada bir bakıyorsun ki çağdaş eğitim diye bir şey yok ortada, eğitim diye bir şey var. Tamamen fırsat eşitsizliği üzerine kurulmuş, her dakika siyasete alet edilmiş, kadrolaştırılmış, içeriği giderek geriye çekilen, içinden bütün çağdaşlaşmanın çekildiği bir sistem var. Eğitimcilerin bir kısmı, hepsi değil içlerinde çok iyi yöneticiler var. Aslında onlar susmak zorunda kalıyorlar, herkesin ekmek parası ama Türkiye’de gerçekten özellikle şehiriçi mezunları hocalarımız son derece geleceği gören yetenekli insanlar var ama kimse bilmiyor. Ben bir kitap yazdım, yüzlerce makale yazdım eğitim konusunda bazen ileriye gittim mi diye düşündüm ama hakikaten bir türlü gelişme kaydedilemiyor. Tamamen politize olmuş yani bu öğrencilerden nasıl yararlanırız, bu öğretmenlerden nasıl yararlanırız, bu velilerden nasıl yararlanırız. O kadar büyük bir eşitsizlik yaratıldı ki. Bu makro düzeyde tabii ki. Yani bir yerde bir okul var, bir tane bilgisayarı yok, diğer yanda başka bir okul 20 tane bilgisayar var; bu büyük bir eşitsizliktir. Biliyorsunuz Thomas Jefferson’ın bir söz vardır: En büyük haksızlık eşit olmayanları eşit saymaktır. Biz ne yapıyoruz? Hakkâri'deki çocukları öğretmensiz okullardaki çocuklarımızla, İstanbul’da, İzmir’de, Ankara’da bol bol öğretmenle okumuş, özel kurslara gitmiş çocuklarımızı aynı sınava tabi tutuyoruz. Sonra Hakkâri sınıfta kaldı diyoruz; utanılacak bir şey. Eğitim sistemimizde okullaşma konusunda işte köy okulları, öğretmen lojmanları konusunda büyük bir açık var. Bir eksik var, bize durmadan eposta geliyor. Sobayla ısınan okuluz diyor, -40 derece pencerelerimizden soğuk geliyor. Ve biz sobayı yakıp etrafında 20-30 kişi donarak çalışıyoruz diyor. Asla ders yapmamız mümkün değil. “Bize pencere yapar mısınız?” diyorlar. Peki pencere yapalım size dedik, para bulduk. Bu sefer de orada, Erzurum’un bir yerinde, pimapenciler çalışmıyor; kışın pencere takılmaz diye dükkânlarını kapatmışlar. Ya da ayakkabısı yok çocuğun, ailede mesela 4-5 çocuk okuyor... Bir çocuk okula gidiyor, sabahçı oluyor ya da birkaç çocuk, üç çocuk. Üç çocuk geliyor üzerlerindekileri çıkarıyor, ayakkabılarını paltolarını öbür kardeşlerine veriyor. Onlar da öğlen okula gidiyor böyle bir haksızlık. Türkiye’de bu düzeyde bir haksızlık var. Şimdi bu çocuklardan biz aynı performansı bekliyoruz. Kursları yoktur, varsa çok ucuz olması lazım ki onlar gidebilsinler. Bir tek şansları “Mehmetçik Okulları” vardır. Asker onlara kurslar açar, kurslara giden çocuklarda çok başarılı olurlar. Yurt yoktur, kızlar 5’i bitirirler, 8’i bitirme şansı olan kızlar liseye gidecekler... İlçeye gelirler, ilçede kız yurdu yoktur. Cemaat-tarikat yurtlarına gitmek istemezler, evlerine dönüp kocaya giderler. Yani kızsanız genel yapısal özellikleriniz konusunda hemen hemen hiçbir şey yapılmıyor, her şey göstermelik. Çok bağışlar oldu, bağış okullar yapıldı. Bir de milletvekillerinin kendi bölgelerine yaptıkları okullar var. Yani ben bir bölgeye giderim bir yatılı ilköğretim okulu yapmışlar, biz onlarla çok ilgiliyiz hemen basına yansırlar. Dedim ki bu muhakkak bir milletvekiline aittir. 'Nereden bildiniz?' derler hakikaten adam kendi arsasını pazarlar, oraya yatılı bir okul yaptırır. Dağın başına yapmışlar. Dedim ki bu muhakkak bir milletvekilinin arsasıdır. Hakikaten adam kendi arsasını pazarlar, oraya yatılı bir okul yapmış, ilden ilçeden çok uzakta çocuklar orada hapishane gibi kısılmış bir vaziyetteler. Ya da inşaatlarda mesela teknik şekilleri son derece kötüdür, ihaleler aşiretlerin başkanları tarafından kapışılır. Onlar vali tayin edilir, zaten onlar yapıyorlar, bağırıyorlar, çağırıyorlar şikâyet ediyorlar. Yani bir okul yapılacak verdikleri müteahhit ya bırakır gider ya da eksik yapar ama parasını tıkır tıkır alır. Geçenlerde bir okul bitti. Haber veriyorlar, lise, anadolu lisesi hem de çok da önemli bir şey. Üç gün sonra okulu su basmış; neden çünkü müteahhit suyu içeriye bağlamamış, pat diye içeriye gömülmüş, su basmış. Onu yaptırmışlar zorla, bir müddet sonra lağım basmış, çünkü lağımı bağlamamış. Adam her şeyi bırakmış gitmiş. Okul bitirilmeden alanlar da almış yani, anlamak mümkün değil. Dolayısıyla milli eğitimde bu konuda büyük bir yozlaşma var. Yani giderek kötüleşiyor, devletten, hükümetlerden iyileşme beklediğimiz halde kötüye gidiş var. Onun yanında bir de içerik sıkıntısı var. Kitaplar berbat vaziyette; onları düzeltmeye çalıştıklarını söylüyorlar. Talim Terbiye’yi duyuyoruz durmadan insan yiyor. Yani bir insan gelip biraz çağdaş bir unvan getirmeye çalışsa hemen onu oradan alıyorlar. Şimdi TÜBİTAK’taki Darwin meselesi, bütün okulların baş meselesidir. Zaten oralarda hep Harun Yahya’nın kitapları dağıtılır, okunur. Sonra bir şey olunca da 'yanlışlık oldu' diyorlar; birisini cezalandırdık, görevden aldık diyorlar. Şaka gibi oluyor bitiyor, birisinin başına kalıyor.

 

- Özellikle son iktidar döneminde her alanda olduğu gibi eğitim alanında da yoğun kadrolaşma görüldü. Bu kadrolaşma nasıl bir eğitim düzeni yaratmayı açıklamaktadır?

Türkan Saylan: Tamamen kendi ideolojileri doğrultusunda, tam şeriat demesem bile gerici ve ilerlemeyi engelleyen bir eğitim düzeni mevcut. Şimdi gazetede okudum, her gün bir şey okuyoruz, adam demiş ki küpe yasak, kot pantolondan nefret ediyoruz, kadın öğretmenler kocalarını aldatır. Sen böyle bir önyargıyla yönetici olursan... Kim bilir bu nerden geldi? Allah bilir kendisi neyin nesidir! Kızlara evlenin, okuyacaksınız da ne olacak diyen eğitimciler var. Biz onlarla da karşılaşıyoruz. İnanılmaz boyutlarda bir gerileme, geriye gitme var. Kadrolaşıldığı için zaten ilericiyi alıyor, yerine kendi adamını koyuyor. Kendi adamı da sırf bu iş için geliyor.
 

- Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki eğitim hamlelerini nasıl değerlendiriyorsunuz? Sizce çağdaş eğitimdeki kırılma hangi dönemlerde ve nasıl gerçekleşti?

Türkan Saylan: Şimdi tabii ki ben Cumhuriyet çocuğuyum ve Kemalistim; hep öyle söylüyorum. Atatürk’ün o geniş kıvılcımı inanılmaz boyutlarda ve Atatürk birçok işi bir arada yapan büyük bir önderdi. Bunu ben değil, bütün araştırmacılar söylüyorlar. Hayalleri o kadar büyük ki çocukluğundan itibaren her şeyi bir arada düşünüyor. Yıl yıl yapılan işleri çıkartıyor. Bir yerde isyanlar, bir yerde savaşlar, bir yerde çilek ekme yasası çıkıyor. Ya da bilmem nereye fabrika kurma yasası çıkıyor. O kadar çok şeyi bir arada yapmışlar ki. Ve eğitim eğitim eğitim... İlk başta karma eğitimi getiriyor. Karma eğitim çok çok önemlidir. Kızlarla erkekler birlikte okuduğu zaman birbirlerini tanımış oluyorlar. Kaç göç kalkmış oluyor ortadan, ki bu yeni hükümetlerin en çok kızdıkları şeydir. Onun için kız imam hatipler, erkek imam hatipler vesaire kuruyorlar. Yani kızlarla erkekler bir arada olursa çok kötü. Meclis’te ilk defa 8 yıllık temel eğitim kabul edildikten sonra Merve Kavakçı’nın (dayısı Zeki Ünal galiba) bir soru önergesi veriyor. 5’e kadar okuyordu kızlar, erkekler neyse şimdi 8’e kadar birleştirildi. 14 yaşına kadar kızlar erkekler birlikte bunlar birbirleriyle birleşiyorlarmış ve hamile kalıyorlarmış ‘Kaç kız hamile kaldı?’ öğrenmek istiyormuş. Onun üzerine milletvekilleri komisyon kuralım diyorlar. Bunun başına Abdullah Gül geliyor, Cemil Çiçek geliyor bu adamların her şeyi belden aşağı yani. 14 yaşında çocuklar bir arada olursa kızlar erkekler hemen yatmayı düşünüyorlarmış, çocuk yapmayı düşünüyorlarmış. Yani böyle bir bakış açısı var. Her şey cinsellik üzerine. Güya cinsellik ayıptır derken en radikal (büyük) ve en iğrencini onlar yapmış oluyorlar. Ve çocuklara bunu empoze ediyorlar. Bir çocuk böyle intihar etti. Zannediyorum olay Bingöl’de gerçekleşmişti. Çok çalışkan Anadolu lisesinde okuyan bir kızımız, erkek arkadaşıyla bir fotoğraf çektiriyor. Evlenmeye karar vermişler, liseli bir kız, ilerde evleniriz diye plan yapıyorlar. Kızın elinde fotoğrafı görmüş bir öğretmen, gelmiş müdüre söylemiş. Müdür kızı çağırmış sen fahişesin. Seni babana söyleyeceğim, görürsün, ‘nasıl yaparsın bunu?’ kız da ağlıyormuş. ‘Müdür baba ben kötü bir şey yapmadım, yapmam da, el ele bir fotoğraf çektirdik bir şey yok bunda'. Müdür ‘hayır babana söyleyeceğim’ demiş. Kız gidiyor 7. kattan kendini atıyor, öldürüyor. Hayatları gidiyor çocukların. Bir kıza fahişe muamelesi yapmak ne kadar kötü, üstelik bunu yapan bir öğretim görevlisi... Cumhuriyet müthiş bir şey. Karma eğitim geldi, kız enstitüleri açıldı. Liseler açıldı, teknik liseler açıldı, üniversiteler açıldı, üniversiteye kızlar gitmeye başladı. Osmanlı döneminde çok az sayıda kız zorla öğrenim görüyordu. Sınıflara ayırıyorlar, sonra bakıyorlar 3 kıza 30 tane erkek zar zor birleştirmişler. Cumhuriyet bunları birleştirdi. Üniversiteler kurdu, müthiş konservatuarlar kuruldu. Düşün o savaş zamanlarında konservatuar kuruluyor. Harika çocuklar bulunup yurtdışına gönderiliyor. Yani Batı müziği Türkiye’ye getirildi. Hani diyorlar ya, yasaklandı alaturka falan, böyle bir şey yok. Ama mümkün olduğu kadar çok sesli müziği de aradık çünkü çok seslilik çok önemli bir şey demokrasiyi çağrıştıran bir şeydir. O getirilmeye çalışıldı. O balolar danslar, giyimler kuşamlar. Atatürk, Cumhuriyet'i harf devrimini,  ve tesettürü kaldıracağını 12 yaşlarında çocukken not ediyor ve bunları hayata geçiriyor. Yani her şey o kadar güzel gidiyordu ki;  ama Atatürk 57 yaşında vefat etti. Tabii ki Osmanlı’dan gelen çok insan vardı. Cumhuriyet'in kurucuları, Atatürk’ü çok sevdiği için dürüst insanlar ve vatansever oldukları için devrimlere ‘peki’ dedi. Ama için için onlarda saltanatlarının bozulmasından zarar gördüler. Yani çok karılıydılar tek karılığa geçtiler. Meclis’te ikide bir, savaşta erkekler öldü yine dönelim tekeşliliğe diyorlardı. Yani kolay bir şey değil. Yani bu şekilde bir kadro geldi, ufak bir kadro. Köy enstitülerini kapattılar. Köy enstitüleri Türkiye’nin kurtuluşuydu. Eğitimdeki ilk kırılma böyle başladı. Daha CHP zamanında, Atatürk’ün ölümünün hemen arkasından, ağalar gittiler hükümete dediler ki 'bizden oy istiyorsanız siz köylüyü okutmayın' çünkü köylü okur, cahil kalmazsa bu köy öğretmenlerini yetiştirirseniz, köy enstitülerinde onlar köylüyü eğitirlerse bizi soru soracaklar 'Ağa sen parayı alıyorsun biz aç kalıyoruz. Sen temiz çay içiyorsun biz kurtlu çay içiyoruz, bizim köyümüzde su, yol yok, sen saraylarda yaşıyorsun' diye sorarlar. Sorduğu sorulara nasıl cevap vereceğiz; veremeyiz tabii ki. Ama siz bizden oy istiyorsunuz. Benim 50 bin oyum var, 200 köyüm var diyorlar. 200 köyü olan insanlar hâlâ var. ‘21. yüzyılda böyle bir insan olabilir mi?’ Var. Onlar marabalar işte, korucular hepsi ağanın eline bakıyorlar. Adam pazarlık ediyor, hangi parti ona kaç tane bakanlık verecek, kaç tane milletvekilliği verecek. Ondan sonra gidiyor, köylüyü topluyor. Köylüyü toplamasına da gerek yok muhtarları topluyor. Muhtarlara diyor ki 'ben anlaştım seçimde siz şu partiye oy vereceksiniz.' Bitiyor olay. Yani bu sistem o zaman da vardı. Ağalar diyor ki bunu, yani köy enstitülerini kapatacaksın ve kapatılıyor köy enstitüleri. Yavaş yavaş, ismi değişiyor. Öğretmenleri alınıyor, öğrencileri alınıyor. Kimsenin gıkı çıkmıyor. İşte adamlar anlatırken kendilerini  bunu da söylüyorlar, gıkı çıkmadı, halk kimsesizdi, örgütlü değil, tepki göstermiyor. Tepki gösterirsen de adamın canını okuyorlar, dolayısıyla köy enstitülerinin kapatılmasıyla kırılma başladı. İlk kırılma böyle oldu. İkincisi ezanın Türkçe’den Arapça’ya çevirilmesiyle oldu. Adnan Menderes’in seçim vaadiymiş meğer. Seçim konuşmalarında onunla başlıyor, arkası çorap söküğü gibi geldi. Yani neyi temsil ettiler, neyin kavgasını verdiler? Diyorlar ki bunun devamı gelir. Devamı olması lazım devrimlerin, halbuki karşıt olarak din sömürüsü var. Din değil, din sömürüsü başlıyor. Bu din sömürüsü de biri bir taraftan çıkıyor, biri bir taraftan çıkıyor ve bugünkü hale geliniyor.
 


- Türkan Saylan adının Cumhuriyet ile özdeşleşmesi size neler hissettiriyor?

Türkan Saylan: Beni çok mutlu ediyor. Öyle olması da gerek. Ben kendimi Atatürk’ün kızı olarak görüyorum. Yani hepimiz tabii ki Atatürk’ün çocuklarıyız. Yani bir kere Cumhuriyet'e gönüllüyüm ve her ne kadar Avrupalı bir annenin çocuğuysam da kendimi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul ediyorum. Annem bile İsviçre vatandaşlığını reddetti. Türk vatandaşı oldu, çifte vatandaşlık yasaktı bir zamanlar. Biz böyle bir aileyiz. Biz Atatürk’e ve Cumhuriyet’e çok bağlıyız. Dolayısıyla ben de kendimi çok mutlu hissediyorum. Bu ülke çok heyecan verici bir ülke, her dakika bir olayın yaşandığı bir ülke. Gelişmeler olsa çok mutlu olacağım ama kötülükler olduğunda da her bir kötülük, sanki benim etimden et koparılmış gibi üzüyor.  

 

- Kendinizi çağdaş eğitime adamanızda neler etkili oldu? Eğitimin çağdaşlaşması konusunda amaçlarınıza ulaşabildiniz mi?

Türkan Saylan: Bir ülkenin kalkınmasının temel sorununun eğitim olduğunu hepimiz biliyoruz, dünya biliyor. Anadolu’ya gittiğimizde gördük, biz yaptığımız işleri işkembeden atmıyoruz. O eksiklikleri de birlikte görmüş olduk, çözümleri de. Biz dedik ki çağdaşlar olarak, sorunun değil çözümün bir parçası olmalıyız. Dolayısıyla hepimiz bu amaçla paylaşırız. Amaçlarımıza ulaşabilme sorusuna gelince; amaçlarımıza ulaşmış olamayız, hiçbir zaman amaçlarımıza ulaşmış olamayız. Ve senin, benim, bizim çocuklarımızın hangi tip eğitim almasasını hangi şartlarda yaşamasını istiyorsak, bütün çocukların aynı fırsat eşitliğine sahip olması lazım. O çocuk bizim çocuğumuzdan zeki olabilir, benden zeki olabilir oradaki Ayşe Hanım. Ama eğer Ayşe Hanım eğitim görme şansına sahip değilse okuma özgürlüğüne sahip değil ise kuma olacak berdel olacak, öldürülecek, bir şey olacak! Mutluluk hakkı gidiyor. Ayşe Hanım da denemeli, nereye kadar götürebilirim? Ben bunu hayal ediyorum. Biz hepimiz bunu hayal ediyoruz. Ama bunların hiçbirisini biz şimdi yaparız diye çıkmıyoruz, biz sadece iyi modeller gösteriyoruz. Mesela 36 bin kıza ulaşmışız. Biz 100 bin kızımıza ulaşmak istiyoruz. Üniversitelerde okuyan 29 bin genç insana burs vermişiz. Biz bunu 100 bine çıkarmak istiyoruz. 100 bin çocuk okutabilirsek biz bugün çağdaş öğretmen doktor, mühendis olarak Cumhuriyet içerisinde bir yer bulmuş olarak düşünüyoruz. Onun için çok fazla sevinirim.   
 


- Atatürk’ün çağdaş toplum özleminin gerçekleşebilmesi için eğitimde nasıl bir yol izlenmeli?

Türkan Saylan: Devlet ne yapacağını çok iyi biliyor, ne yapmayacağını da ordan çıkartıyor yani devlet biliyor ki çağdaş insanlar yetiştirmesi lazım. Düşünen sorgulayan, soru soran, ayakları üzerinde duran, meslek sahibi ve mesleğinin geçerli olduğu, kız - erkek ayrımı yapmadan işsiz kalmayacağı mesleklere yönlendirilebilecek çocuklar yetiştirmesi lazım. Bunu biliyor ama bunu hiçbir zaman uygulamak istemiyor. Kızlar eve gitsin diyorlar, evde otursun diyorlar, gayet rahat konuşuyorlar. Bir aile planlaması yok kafalarında, böyle bir şeyi hiç düşünemiyorlar. Nasıl olur 3 çocuğu olsun diyor, 9 çocuk yapıyor, 17 çocuk yapıyor hatta aynı kadından 17 çocuk yapıyor. Ya da 2-3 kuması var. Onlardan da çocuk yapıyor adam; adlarını bile bilmiyor. Onları okutacaksın da nasıl okutacaksın? Dolayısıyla Atatürk’ün planladığının asla gerçekleşmeyeceği belli. Ama bir gün belki gerçekleşir arkadan çok iyi bir gençlik geliyor. Müthiş bir gençlik geliyor bakma sen. 12 Eylül gençleri artık orta yaşa geldiler. Şimdi yeni gençlik sorgulamayı öğrendi, bir yerlerden öğreniyorlar. Biz de buna çalışıyoruz yani bizim çocuklarımız sorsunlar, soru sorsunlar diye uğraşıyoruz.
 

- Geçtiğimiz günlerde Vehbi Koç Ödülü’nü aldınız bu ve size verilen tüm ödüllere ilişkin hissettiklerinizi öğrenebilir miyiz?

Türkan Saylan: Bunlar şöyle oluyor. Yani birileri sizi takdir ediyor, bunu duymak istiyor. Herkes de küfretmiyor, herkes de tehdit etmiyor. Birileri de iyi şeyler yaptığımızın farkında. Özellikle Koç Grubu’nun böyle bir şeyi fark etmesi ve ödül vermesi bana ayrı bir keyif verdi. Yani ayrı bir dünya onlar. İş dünyası, ne bileyim; TÜSİAD dünyası adına ne dersen yani bizim gibi orta sınıfa farklı bir grup ama onların böyle bir şey düşünmesi ve buna değer vermesi çok önemli. Bu kadar büyük bir ödül bizim kızlara gitti, özellikle o para, kızlar için böyle bir kaynak olması beni çok mutlu etti. Benim onlara verecek 100 bin dolarım yoktu hiçbir zaman ama böylece birdenbire oluverdi.   

 

- Son olarak 100 bin kız öğrenciye eğitim sağlanması yönündeki hedefinizi açıkladınız, bunun için yapılması gerekenleri açıklar mısınız?

Türkan Saylan: Çok basit. Son derece basit! Mesela Mercedes firması, diyelim ki Metro firması, 1000’er çocuğumuzu okutuyor. 100 ile başladılar fakat o çocukların başarısını gördükçe 1000’e çıktılar. 1000 tane çocuğu iyi bir firma okutabiliyor. Peki bu sayıya ulaşmak için 36 bin-40 bin kızımız var diyelim 60 bine ihtiyaç var. 60 tane firma 1000 kızımız okutsa bitti. Türkiye’de 60 tane firma yok mu? Bitti. Mesela Türkiye’de bizden valilerin istediği 488 lokaditeye yurt istiyorlar çok acil kız yurdu. Ki cemaatlere tarikatlara gitmesin. Evlerine gidip kocaya gitmesin kızlar diye. 488 tane işadamı o bölgeden çıkmış. Orada doğmuş mesela... Karar verseler; hep birlikte karar verseler her biri bir yurdu üstlense kaç ay sonra, 5 ay sonra birer yurt çıkıyor. Yani Türkiye’nin sorunları o kadar basit ki, yeter ki paralar uygun yerlere gitsin. Ama paralar hiçbir zaman uygun yere gitmiyor. İşte yıkılan yollar yapılıyor, duble yollar sonra bilmem onlarca yıl süren tüneller açılıyor. Plan olmadığı için İstanbul curcuna vaziyette görüyorsun. Trafiği düzelteceğim derken batırıyorlar. Yok 3. köprüler kurmaya çalışıyorlar böyle bir yanlışlıklar komedisi içinde yaşıyoruz. 

Cumhuriyet; 16 Nisan 2009

Vekilliğin Sırrı: Seçmenden Kopmamak

22/3/2009 · Kategori: Soylesi


Tarihe 1000 Canlı Tanık

Vekilliğin sırrı: Seçmenden kopmamak

"Ben seçmeniyle en çok ilgisi olan, hiç kopmayan bir milletvekiliydim. Bana gelen birinin partisini sormazdım. Bana gelmeyi kabul ediyorsa, göze almışsa, demek onun başka çaresi yoktur diye düşünürdüm"

İçimizden Biri / SABRİ TIĞLI (67)

1926 yılında Kastamonu'nun Abana ilçesinde doğar. İlkokulu Abana'da bitirir. 12 yaşında İstanbul'a gelir. Okumaya kararlıdır ama babasının hastalanmasıyla çocuk işçi olarak çalışmaya başlar. Bir yandan da eğitimine devam eder ve 1943 yılında Tophane Sanat Okulu'ndan mezun olur. Halkevi dönemini CHP'ye üye olması izler. Gençlik yıllarında çalıştığı Eyüp'teki fabrikada işçi mümessili olması işçi hakları ve sendikal harekete ilgisini artırır. 1947'de tekstil iş kolunda örgütlenmelerin içinde yer alır. 1952'de kurulacak TÜRK-İŞ'i oluşturan İstanbul İşçi Sendikaları Birliği'nde sorumluluk üstlenir. Aynı yıllarda Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı'nın kurucuları arasında yer alır. 1958'de Billur hanım ile evlenir ve iki çocuğu olur. 1973 seçimlerinde memleketi Kastamonu'dan milletvekili seçilir. Ankara'ya taşınır ve 1980 askeri darbesine kadar milletvekilliğini sürdürür. Geçen hafta Sabri beyin sendikal alanda verdiği mücadeleyi sayfamıza taşımıştık. Bu hafta ise 1960 ihtilalini takip eden günlerde siyasete girişi, milletvekili olarak yaptıklarına yer veriyoruz.

38-40 bin kişiye mektup...

"Seçmeniyle en çok ilgisi olan, hiç kopmayan bir milletvekiliydim, mesela bana gelen birisinin partisini sormazdım. Bana gelen insan bana gelmeyi kabul ediyorsa, göze almışsa, demek onun başka çaresi yoktur. Ben partisini de sormazdım, kendi seçim bölgemde, Kastamonu'da, gelmek isteyene 'Gelin' derdim, haklı bulduğum zaman da 'Haklısın.' O giderdi 'Yahu adam bana partimi de sormadı, mektup da istemedi, ne biçim adam falan, hemen köyüne anlatır. Kastamonu'daki bütün muhtar ve ihtiyar heyeti azalarının, aşağı yukarı 1200-1300 muhtar, bütün muhtar ve beş tane ihtiyar heyeti azalarının hepsinin adını, soyadını, adreslerini almışımdır. Kastamonu'daki bütün sendikaların, derneklerin, işçilerin, öğretmenlerin, memurların, esnafın ki bunlar 38-40 bin civarındaydı, ben yılda iki-üç defa hepsine kendi el yazımla, meclis patentli kendi el yazımla yazar, selam, bayramın mübarek olsun falan da değil yani sorunlarıyla ilgili hem bayram mesajı gibi hem şey gibi yazar el yazımla gönderirdim. Meclis postanesinden en çok mektup atan bendim, o zaman çok da ucuzdu tabii. Ve hatta şey, meclis postanesindeki çocuk, bazen çuvalla gelirdi, evde otururduk, bizim sekreterimiz falan da yoktu, evde otururduk, işte hanım, çocuklar falan komşular da gelir yardım ederlerdi. Zarfın içine koyardık, çok ilginçtir, bir gün Tosya ilçemizin bir köyüne gittim, böyle bir dağ köyü. Akşam böyle hava kararmak üzere kahveye girdim, dedim 'Selam hepinize.' Üç kişi ayağa fırladı. 'Bey hoş geldin, nasılsınız', bey derler orada, falan dediler. 'Bey Allah senden razı olsun. Sen bizi unutuyor musun biz seni unutalım, sen Sabri Tığlı değil misin? Sen bizi unutuyor musun, biz seni unutalım' dediler. Hiç unutmam çok ilginç, ellerini ceplerine attılar, ceketinin ceplerine, üç tane meclis patentli zarf, adı, soyadı yazılı, üçer tane şey çıkardılar, benim gönderdiğim mektuplar. Atılmamış, saklamışlar."

Abana'nın tanınması için çalıştım. Taksim Belediye Gazinosu'nda bir Abana gecesi yapıyordum. Abana'nın kendisine has bir yemeği olsun istedim. Abanalı akrabamız olan, büyük Atatürk'ün ve İsmet Paşa'nın aşçılığını yapan Necdet Usta (Necdet Dengezer) vardı. İktidar değiştikten sonra Denizcilik Bankası'nda baş aşçı olarak yemek yapıyordu. Abana gecelerinin birinde bir pilav yaptı. İsmini de Abana pilavı koyduk. Rahmetli Menderes, İstanbul'dan gemiyle İzmir'e gidiyormuş. Giderken gemide yemek yiyor, o gün de yemekte mönüde Abana pilavı varmış, rahmetli Menderes pilavı yiyor, çok beğeniyor. Tam üç tabak yiyor. 'Bana tarifini verin de, ben evde de bunu yaptırayım' diyor.
O zamanın gemi suvarisi işte, 'Efendim, bu Abana pilavı'. Menderes birdenbire 'Yetti bu Abana, bir de pilav olarak mı karşımıza çıktı? Derhal bunun ismi değişecek' diyor. Ve gemiden Denizcilik Bankası Genel Müdürlüğü'ne talimat veriyorlar." Talimat yerine ulaşır ve Necdet usta yemeğin adını değiştirmeyi reddeder: "Demiş ki 'Beyefendi ben siyasetçi değilim, siyasetten de anlamam, ben kendi memleketime, kendi köyüme, doğup büyüdüğüm memleketime hizmet olsun diye bir pilav yaptım, ismini de verdim. Bir ülkenin başbakanı pilavın ismiyle uğraşacak hale gelmişse benim yapacağım bir şey yok, ben bu pilavın ismini değiştirmem. Siz ne yaparsanız yapın, ben artık bu devlete hizmet de etmem' diyerek istifa etti. Sonra öğreniyorum ki pilavın ismini 'Necdet usta pilavı' yapmışlar."

60 ihtilali
"1960 ihtilalinden iki yıl önce 1958 yılında, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı delegesi olarak Dünya Gençlik Kongresi'ne, Hindistan'da Yeni Delhi'de Türk delegesi olarak katıldık, orada bir ay kaldık. 58'de evlenmiştim, daha bir aylık evliydim." 1958'de Billur hanım ile evlenir. 1959'da ilk çocuğu Oya, bir yıl sonra ikinci çocuğu Ali Muhittin doğar. "Aynı yıl ihtilal oldu,
27 Mayıs'ta. Anayasaya Aykırı Kanunları Ayıklama Komisyonu diye bir komisyon kuruldu. O komisyon, Demokrat Parti iktidarında Abana'yı köy yapan kanunu anayasaya aykırı buldu. Darbeden sonra Abana tekrar ilçe oldu. 27 Mayıs günü ben işte sendikaların başındaydım. Sendikaları da kapattılar. Nurettin Aknoz paşa, İstanbul sıkıyönetim komutanı. Gidip Nurettin Aknoz paşadan rica ettik, konuştuk, birkaç gün sonra sendikaları açtırdık. Milli Gençlik Teşkilatı kapatılmadı... 61 seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi'nin Eskişehir milletvekili adayıydım. Seçilemedik, gittik mücadele verdik geldik."
31 Aralık 1961'de 100 bin işçinin katılımıyla Saraçhane mitingi yapılır. Miting, CHP ve AP koalisyon hükümetinin programında grev ve toplu sözleşme haklarına yer verilmemesi üzerine düzenlenmiştir. "61'de Bülent Ecevit çalışma bakanı olunca, grev ve toplu sözleşme hakkını onlar çıkardılar. Evvela 'Vermeyeceğiz, Türk sendikaları daha yenidir, Türk işçisi hazır değil' dediler. İşte ondan sonra da biz, gerek Milli Birlik Komitesi'yle gerek sonradan İsmet Paşa, Bülent Ecevit hükümetiyle, sendikalar olarak ilişkilere girdik… 60'dan sonraki dönem sendikaların altın yılı, rahatlık yıllarıdır."
1973 seçimlerinde Kastamonu milletvekili olarak TBMM'ye girer: "Kürsüye çıktık, yemin ettik. Üç ayda bir elime geçen maaş, 10 bin 500 liraydı. O zaman siyasi partilere bütçeden para yardımı olmadığı için, her ay 500 lirası partiye kesiliyor, bizim elimize 9 bin lira geçiyordu. O zamanlarda bugünkü gibi mesela lojman yoktu, oda yoktu, sekreter yok, hiçbir şey yoktu. İşte ben evimi Ankara'ya taşıdım, 1100 lira ev kirası veriyordum, geri kalan 1900 lirayla geçiniyordum. Çocuklarım Ankara'da okudular. 10 sene falan Ankara'da ikamet ettik. 74'te, Türk parlamentosunun Sağlık ve Sosyal İşler Komisyonu başkanıydım. Bütün iş kanunları, bütün sosyal kanunlar, komisyon olarak benim elimden geçerdi. Mesela paralı askerlik kanunu benim kanunumdur, çift emeklilik kanunu, yurtdışında çalışan Türk işçileri için, burada hizmetleri varsa, buradan da emekli olma, yurtdışından da emekli olma hakları benim kanunumdur.
132-133 kanun teklifim vardır. Parlamentoda en çok kanun teklifi sahibi bendim." 12 Eylül 1980 günü Türk tarihinin en ağır askeri darbesi yaşanır ve askeri yönetim sırasıyla TBMM'yi ve siyasi partileri kapatır.

12 Eylül darbesi olmayabilirdi
"12 Eylül darbesi olmayabilirdi.
12 Eylül'ü yapanları suçlamak değil,
12 Eylül'e zemin hazırlayanları şey etmek lazım. Ben de dahil, yani suçumuz varsa, katlanmalıyız. Eğer o günkü parlamento görevini tam yapabilseydi, cumhurbaşkanını seçebilseydi, olayların üstüne gitseydi, siyasi parti liderleri bir araya gelip, ulusa bir deklarasyon neşretselerdi, seçime gidiyoruz deselerdi 12 Eylül olmazdı… 80'de milletvekiliydim. 80'de hareket oldu, meclis kapatıldı, biz köşemize çekildik. Milletvekilliği bittikten sonra, emekliliğim geldi… Şimdi emekliyim ama sabahtan akşama kadar hayır, vakıf işlerimiz var; İnebolu Çevresi Sağlık ve Eğitim Vakfı.
Bir insanın başına gelecek en büyük felaket nedir bilir misin? Sabah yataktan kalktığı zaman, akşama kadar yapacak işi olmaması. Eğer sabah yataktan kalktığın zaman, akşama kadar yapacak işin varsa, dünyanın en keyifli, en mutlu insanı sensin. Yaşlanmaya zaman bulamazsın, hasta olmaya zaman bulamazsın. Ama sabah yataktan kalktığın zaman, akşama kadar yapacak işin yoksa, evde otururken hanım şu kapıdan içeri girer, 'Bey, sen bugün bir yere gidiver, benim komşularım gelecek, bugün evde temizlik var' der. Gidecek yerin yoksa, yandın. İşte ben o bakımdan rahatım. Hayır işleri, vakıf işleri var, öyle maddi bir şeyin peşinde değilim. Kira derdim yok... 74 model,
27 yaşında bir arabam var. İşte o arabamla gidiyorum, geliyorum, yazın zaten memleketime, köyüme gidiyorum, orada kalıyorum. İşte şimdi yerleştim, kitap yazacağım. Çok yaramazdım, rahmetli büyükannem ikide bir bana, 'Ulan sen ocak yakmazsın' derdi. Ben de gider, çalı çırpı toplar, işte bizim o köy ocağına, ocağa atardım. 'Bak işte büyükanne ocağı yaktım'. 'Yo öyle değil' derdi. Kitabın adı da 'Ulan Sen Ocak Yakmazsın!' olacak..."

Kaynak kişi önerilerinizi ve maddi desteklerinizi bekliyoruz.
Telefon: (0212) 327 86 58
Faks: (0212) 227 37 32
e-posta:tbct@tarihvakfi.org.tr

Proje danışmanları: Doç. Dr. Aynur İlyasoğlu, Doç. Dr. Esra Danacıoğlu
Görüşmeyi gerçekleştiren: Gülay Kayacan n Görüntü kaydı : Tamer Üstel
Deşifre / redaksiyon: Sevil Üzrek n Yayına hazırlayan: Tuba Çameli

Gelecek hafta: Taraklı'dan imam, hattat Saim Özel anlatıyor…

GÖLKÖY ÇINARI / FİKRİ UZUN

7/12/2008 · Kategori: Soylesi

GÖLKÖY ÇINARI

 



(Fotoğrafları Büyütmek İçin Üzerine tıklayınız...)


“Anadolu cehalet içindeydi”.

                Bir şeyler yapmalıydı daha da gecikmeden.

Ve yapıldı.

                “Yapılan plan taslağına göre; 1954 Yılında; öğretmen, koruyucu sağlık hizmeti, tarım teknisyeni ulaşmamış köy, okuma yazma bilmeyen birey kalmayacaktı.

“Cehalet içindeki Anadolu, kısa sürede aydınlığa çıkacaktı”.

                Uzun arayışlar sonucu kurulan ve amacına ulaşamadan programı değiştirilip, Öğretmen Okullarına dönüştürülen, ezbercilik yanlısı olmayan Köy Enstitüleri kısa sürede binlerce gerçekçi,  öğretmen yetiştirdi. Öncelikle köyün, sonra da ülkenin aydınlanmasını başlattı.

Uzun arayış ve denemeler sonucu kurulmuştu Köy Enstitüleri.

                1914 den önce öğretmen, 1914 den sonra Millet Vekili İsmail Mahir Efendi; daha 1915 Yıllarında:

Acele edip, kız öğrencilere ev ekonomisi ve sanatları, erkek öğrencilere tarım ve iş bilgisi öğretip, biraz genel kültür vererek iyi bir uygulama yaptırdıktan sonra, iki lira maaş bağlayıp köylüler de ev mekteplerini yaptılar mı, bu işi kısa zamanda hallederiz. Aksi halde, üç yüz senede bu işi halledemeyiz” diyordu.

                Övünebiliriz; İsmail Mahir Efendi, Kastamonulu.

                Köy Enstitülerinin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç ta Kastamonu’da okudu. Avrupa yakınındaki Balkanlardan, çektiği çilelerden etkilendiği kadar, Kastamonu kültüründen, Kastamonu eğitiminden de etkilendiği “muhakkak”.

                Köy yatılı okulları, şehir öğretmen okulları, istenen hızlı gelişmeyi, aydınlanmayı sağlayamadığından, Köy Enstitüleri fikri doğup gelişti. Türkiye, 21 Bölgeye ayrıldı. Bu bölgelerden birisi de ilimiz sınırları içerisinde “Göl” yöresiydi.

Kastamonu ve çevre illerden seçilen çocuklar, bu okullarda toplanıp bilgi ve beceriyle donatılacak, donanımlı öğretmenler döndüğü çevresini aydınlatacaktı.

21 noktaya kurulacak Köy Enstitüleri, şehirden uzak, tren yoluna yakın olacaktı. Kimi illerde tren yolu var, her ilde karayolu yoktu. Göl Köy Enstitüsü, İnebolu-Kastamonu Kara Yoluna yakındı.

Köy Enstitüsü projesi, UNESKO Tarafından; dünyaya örnek gösterildi. Uluslar arası araştırmalara konu oldu. Dünya ülkelerinin birçok eğitimcisi bu projeyi örnek aldı. Uygulanabilseydi, kısa sürede okur-yazar sayısı artacaktı. Okuryazarlıkla kalmayacak, olayları, sorunları, akıl süzgecinden geçirip yorumlayabilecek, akılcı düşünecek, sağlıklı çözüm üretecekti. Modern tarım yapan, ekonomik üreten, bilinçli tüketen insanlar yetişecekti. Büyük olasılıkla,  göçü de önleyecek, köyler kasaba olacaktı.

                “Gittiğiniz yerler dikenlik. Gidip gül bahçesi yapacaksınız oraları” dediler, onları yetiştirenler. Onlar da gittiler.

Çalı dikenleri batmadı da, onlar battı onlara.

                Yirmi bir yörede yirmi bir çınardı Köy Enstitüleri. Her biri yeryüzüne yüzlerce dal, yer altına, bilemediğimiz kadar kök ve çil saldılar.

                Köy Enstitüsü çınarlarından birisi de bizim topraklarımıza boy vermişti.

                Harikalar yarattılar Göl Ovasında. Büyük olasılıkla, unutulup yok olmaktan kurtulan köy çocukları. Bulunamayan tuğlayı, Göl Köy Enstitüsü’nde üretti, yapı duvarlarını örüp yükselttiler. Köy Enstitülerinin kurucusu, İlköğretim Genel Müdürü, İsmail Hakkı Tonguç’a, yılbaşı kartı yerine, tuğla yolladılar.

 

                                                        ****************************

 

                Göl Köy Enstitüsü Çınarının çilleri toprak altında, dalları yeryüzünde. YKKE Derneği, Kastamonu Şubesi adına, koca çınarın iki dalıyla; Hasan YÜCEL ve Hasan KILIÇ’LA konuştuk, görüntüledik geçtiğimiz günlerde. Daha doğrusu, onlar konuştu biz dinledik. Köy Enstitülerinin eğitim felsefesi ve metotlarına bir kez daha hayran kaldık.

                Daha da konuşacağız yaşayan emektarlarla.

 

                Taşköprü doğumlu, 1944 mezunu Hasan Yücel, Göl Köy Enstitüsü çıkışlı.

Önce öğretmen, daha sonra, sınavla denetmen.

                Hasan Yücel; Taşköprü’den Göl Köy Enstitüsüne gelişini anlattı. “Her köyden bir çocuk aldılar. Bana sıra gelmedi. Çok çok üzüldüm. Muhtar: ‘Hiç üzülme. Çocuk bulunamayan köyler var. Ben seni o köyler adına yollarım’ dedi, çok sevindim. Bir gün, ‘kalk gidiyoruz’ dediler, dünyalar benim oldu” dedi.

Kurulu çadırlarda yattıklarını, gelen arkadaşlarıyla birlikte yapı yapmağa başladıklarını belirtti.

Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü yapmaya da gittiklerini, görev süreleri bittiğinde, ‘Gezi ödülü’ aldıklarını anlattı:

                “İlk önce trenle Eskişehir’e gittik. Rauf İnan, ‘Hoş geldiniz’ konuşması yaptı. Ömrümde öyle konuşma görmedim. Böyle, ağzından sözcükler, Nasrullahın suyu gibi akıyor konuşurken. Toprağı kirizma yapmasını orada öğrendim” dedi.

                Denetmenliği döneminde yaşadığı ilginç anılarından birisini, sözcüklerin üstüne basa basa, vurgularıyla anlam kata kata, o tatlı anlatımıyla şöyle anlattı:

                “Çorum’da bir köy okulunu ziyarete gittim. Okula bir girdim, baktım bizim Cemal. Benden bir devre sonra. Tokalaştık sarıldık. Okulda tek öğretmen, sınıflar kalabalık. Öğretmen öğrencileri üçe bölmüş. Birinci sınıf bir arada, ikinci üçüncü sınıf bir arada, dört ve beşlerde bir arada, ayrı ayrı sınıflarda.

Cemal Öğretmen; sınıftan sınıfa aralarında geziniyor.

Hoş-beş, hal-hatır… Önce birinci sınıflara baktım… O ne güzel, o ne mükemmel sınıf. Söz almaları, konuşmaları, yazı yazmaları, tertip düzen… Hepside saldır-saldır, anlamlı okuyor.

‘Bunların kaçı geçen seneden kalma’ dedim. Yumruğunu sıktı. Belki kendisi farkında değil.

‘Kütük defterine bakalım efendim’ dedi.

O sıktığı yumruğu, kafama yemiş gibi oldum.

İkiler, üçler derken; dördüncü beşinci sınıflara geldik.

‘Çocuklar’; dedim: Bu yıl hangi tarihi okudunuz? Kimisi ‘Osmanlı Tarihi’, Kimisi ‘Cumhuriyet Tarihi’ dedi. ‘Peki, en çok beğendiğiniz padişah hangileri’?  diye sordum. Hepsi parmak kaldırdı. Çocuğun birisine, söyle bakalım dedim.

                ‘Fatih Sultan Mehmet’ dedi, pat pat pat, birkaç parmak indi. Ötekine;’sen’, dedim:

                ‘Yavuz Sultan Selim’ dedi, birkaç parmak daha indi.

                Kimisi ‘Üçüncü Selim’, kimisi ‘İkinci Mahmut’ dedi. Baktım, parmağı havada bir öğrenci kalmış. Söyle dedim.

                ‘Çelebi Mehmet’ dedi.

                Peki, neden? dedim hepsine birden. ‘Fatih’ diyen; ‘İstanbul’u almış, devir açmış devir kapamış’… ‘Yavuz Sultan Selim’ diyen, ‘Akkoyun, Karakoyunluları, Mısırı aldı’. ‘Üçüncü Selim, İkinci Mahmut’ diyenler ‘Yenilikler yaptı, Yeniçeri Ocağını kaldırdı, orduyu çağdaşlaştırdı, falan dedikten sonra; ‘Çelebi Mehmet’ diyen çocuğun ne diyeceğini merak ettim. Çocuk, şöyle bir kasıldı:

‘Arkadaşlarımın dedikleri doğru, katılıyorum. 1402 Ankara Savaşında Timur’a yenilen Yıldırım Beyazıt’tan sonra parçalanan İmparatorluğu Çelebi Mehmet, derleyip toparlayıp bir araya getirmeseydi, arkadaşlarımın anlattıkları bu padişahların hiç birisi olmazdı’ dedi.

 Bakakaldım.

Merkez okullarını da gezdim gördüm. O okullardan beş kat üstündü, üç derslik, beş sınıflı, tek öğretmenli köy okulu.

Bu gün kaçımız yapıyoruz bu karşılaştırmaları, muhakemeyi. Üniversite öğrencileri de dâhil.

İşte, bunları yetiştiren, düşünmeyi kıyaslamayı öğreten o öğretmen, Köy Enstitüsü çıkışlıydı” dedi.

Başka bir örnek verdi: Silindiri ve hacmini bulmayı öğreten öğretmenleri:

“Daday’dan bir kamyon tomruk gelmiş. Gidin bakın. Kaç metreküp. Ölçün de adamların parasını verelim” demiş.

Gitmişler kamyonun yanına, çapını ölçecekler. Bakmışlar ki tomrukların iki ucu aynı kalınlıkta değil. “Yahu, hani bizim silindirin altı üstü bir idi, bu tomrukların bir yanı kalın, bir yanı ince. Şekline bakılırsa silindir.

Çapını kumpasla, uzunluğunu metreyle ölçtük. Kaç metreküp olduğunu bulmaya çalıştık. Kumpasla ölçmeyi, ortalama almayı öğrendik. Geldik baktık ki, kamyon çoktan parasını almış gitmiş.

 Kullanılmayan bilgi öğretilmezdi bize. Öğrendiğimizi de uygulardık” dedi, Hasan Yücel…

                Futbol oynatılmazmış okullarında. Voleybol oynattırırlarmış.

“Bana voleybol oynatmazlardı, ‘parmaklarım bozulur’ diye” dedi Hasan Yücel. Bu arada farkında olmadan parmaklarını uzattı.

Parmakları ince uzundu.

                Öğrencilik yıllarında; birçok etkinlikten birinde, ince uzun boyuyla, iki kız arkadaşı eşliğinde keman çaldığı anda çekilen ve kendisinde olmayan resmi; Köy Enstitüleri ile ilgili çoğu kitap, dergi ve afişlerde, belgesellerde yer aldı.

 

                Göl Köy Enstitüsü Çınarımızın dallarından birisi de, Hasan Kılıç: Babasının askerden döndüğü 1923 yılında Araç’ta doğmuş, 1945 mezunu. Göl Köy Enstitüsü’ne gidiş anısını anlattı.

İlkokulu, o zamanki adı Mergüze, şimdiki adı İhsangazi’de okumuş. İhsangazi Belediye Başkanı Numan Omuzlu, ilkokuldan sınıf arkadaşıymış.

                “Mergüze Yatılı Köy Okulu’nu” bitirdiğinde, girdiği sınavı kazanmış. Köyüne dönmüş. Boş kaldığı günlerde onu davara yollamışlar.  

                “Köyün karşısındaki tepelerde davar güttüğüm gün, Anam bağırdı: ‘Hasan, Hasan! Davarı oradakilere bırak ta gel, geysilerini yıkayacayın’ dedi.

                “Köydekileri yıkaya koysaydı, neden davarı bıraktırıyor”? dedim.

                “Ne gezer köyde geysi. Ne varsa eğnimdekiler” dedi hışımla. Ve ekledi:

”Anam akşam tavaya çörek bastı. Sabahleyin sırtıma sardım, öteki köylerden Göl’e gidecek olanları toplaya toplaya yürüyerek Göl’e geldik. Baktık ki Taşköprülüler bizden önce gelmiş.”

                Yürüyerek Gölköy’e geldiklerini, çadırda yattıklarını, bir bölüm öğretmenin Subaşı Köyü’nde kaldığını, yemeklerini sefer tasında, elleriyle evden taşıdıklarını anlattı.

                “Okul yapımlarında çalışmak için ekipler kuruldu. Cilavuz Köy Enstitüsü’nü yapmaya gittik. Çadırları kurduk. Kızlar ekmek yemek yaptı, biz çalıştık. Kazdığımız temelden, Rus filinta kapcukları çıktı” dedi, görevinin taş yontmak olduğunu, ip ve tahta kullanarak taş taşıma aracı, semer yaptığını anlattı.

“Biz çalışırken ‘İsmet Paşa gelecek’ dediler. Beyaz Trenle gelecekmiş. Az sonra, İsmet paşayla Tonguç geldi. Taş yontarken Tonguç resmimi çekti. İsmet Paşa masaya oturdu. Bir öğrenci İsmet Paşa’ya şiir yazmış. Masanın karşısına geçti okudu.  İsmet Paşa güldü. Az daha oturdu, ayağa kalktı:

 ‘Ömrüm olursa, ömrümün sonuna kadar hayatta sizi takip edeceğim’ dedi, fotör şapkasını giydi gitti” dedi.

Su sıkıntısı çektiklerini, hemen bir kuyu kazıp sorunu çözdüklerini anlattı.

                “Hemen bir kuyu kazmanın” ne demek olduğunu bilenler bilir: Dört beş metre çapında bir çukur açmaya başlayacaksın, derinleştikçe kazılan toprağı, kuyu dibini kazan kişinin başına dökmeden, toprak dolu kovayı düşürmeden yukarı çekeceksin, kaç metreden suyu bulabilirsen bulacak, çukurun çevresini taşla öreceksin.

                Kuyunun yarısı suyla dolacak, kullanacaksın.

                İşte, su sorununu çözmek için; “Hemen bir kuyu” kazıvermişler.

Köy Enstitülüler, engel tanımaz, umutsuzluğa kapılmaz.

Yaşamları boyunca bu ilkelere bağlı kaldı, öğrencilerine de bu duyguyu, engel aşmayı, sorun çözmeyi öğretti, benimsettiler

                Savaş dışında da bu memleketi kolay kazanmadığımızı bize anımsattılar.

                Bir eğitim atılımı olarak, Köy Enstitülerinin kuruluşu, ülke sınırlarımız dışında da yankı yaratmıştı.

UNESKO’nun, Köy Enstitülerini, dünyaya örnek bir proje olarak göstermesi yanında; Amerikan istihbaratı:

Dikkatli olun, Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyorlar” şeklinde rapor hazırlayıp, ülkesine aktardı.

Ülkenin kısa sürede kalkınmasından, bilinçli toplumun yetişmek üzere olduğundan korkanlar, Köy Enstitülerinin, ülkeye zararlı insan yetiştirdiğini, komşu bir ülkenin hayranı ve ajanı olacaklarını, köy şehir ayırımcılığı yapıldığını, ateşle barutun yan yana olamayacağı dedikodularını yaydılar.

Dedikleri gibi olmadıklarını, yaptıklarıyla, yapmadıklarıyla kanıtladılar.

                Hiç birisi, arkadaşına yan gözle bakmadı, ajanlık yapmadı.

Kazancına haram katmadı.

Ülkesini satmadı.

                                                                                                                                             Fotoğraflar:

 

                                                                                                                               Ahmet Yıldız – Emin Arık

 

 

           

“Bilinçli İşçi Örgütün Koruyucusudur” / KADİR İNCESU

7/10/2007 · Kategori: Soylesi

“Bilinçli İşçi Örgütün Koruyucusudur”

 

                                                                                              KADİR İNCESU                                                                                                                

calw8bhl.jpgSendikal eğitim çalışmalarına yönelik pek çok çalışması bulunan Volkan Yaraşır ile yeni kitabı İşçi Sınıfı Üzerine İşgal Direniş Grev üzerine söyleştik.

 

 “1966 yılında yapılan Türk-İş’in 7. genel kurulu’nda TİP’li sendikacılar yönetim dışında bırakılırlar.” (S.37)

“1966’daki Paşabahçe Grevi’ni destekleyen bazı sendikacılar Türk-İş’ten ihraç edildi.”

 “12 Eylül’de bütün sendikalar kapatılırken Türk-İş’e dokunulmadı”(S.42)

Bütün bu alıntıları alt alta koyduğunuz zaman Türk-İş’in sendikal hayatımızdaki yerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Türk-İş Soğuk Savaş döneminde kurulan bir konfederasyondur. Türk-İş’in kurulduğu yıllarda dünyanın her yanında Türk-İş benzeri sendikal yapıların kurulması düşündürücüdür. Sınıf hareketinin düzen sınırlarına çekilmesi, sınıfın bağımsız örgütlenmesinin engellenmesi Türk-İş’in temel misyonu olmuştur. Türk-İş uzun yıllar partiler üstü sendikacılık, ücret sendikacılığı gibi anlayışlarla tam bir bürokratik yapı gibi çalışmıştır. Türk-İş devletle, işveren ve işçi arasında denge işlevi gören korporatist bir örgütlenmedir. Türk-İş’in bu özelliği 1989 Bahar Eylemleri’ne kadar sürmüştür. Bahar Eylemleri, Türk-İş ve sendikal hareket açısından yeni bir momenttir. Günümüzde de Türk-İş’in bürokratik ve korporatist özellikleri devam etmektedir. Bunun yanında konfederasyondaki bazı sendikaların sınıf eksenli mücadeleleri de sürmektedir. Süreç özellikle tabanın devreye girmesi ve işçi inisiyatifinin yaygınlaşmasıyla başka bir mecraya evrilebilir. Her şeye rağmen sendikaların, işçilerin öz örgütü olduğu unutulmamalı, sendikalara sahip çıkılmalıdır. Evet, balık baştan kokar ama kuyruğundan da temizlenir. Türk-iş bugün bu sancıları yaşamaktadır.

 

Kitabınızda, “batıdaki birçok işçi partisi ve sosyal demokrat parti, sendikalar tarafından kuruldu” diyorsunuz.(S.22)

Ülkemizde neden böyle bir oluşum ol(a)madı?

Emekçilerin kendilerini mecliste temsil edebilecek siyasi bir örgütlenmeye gitmemelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

 

Parlamentonun artık bir aksesuar niteliği taşıdığı günümüzde, emekçileri mecliste temsil edecek bir örgütlenmenin tek başına bir şey ifade etmediğini düşünüyorum. Sorunun fabrikayla sokak arasında bağı kuran, özelde işçi sınıfı, genelde emekçileri bir bütün olarak kavrayacak bir siyasal yapının kurulması olduğunu düşünüyorum. Böylesi bir siyasal yapının faaliyetini yalnızca parlamentoyla sınırlı tutmaması gerektiği kanısındayım.

Batıda sosyal demokrat partiler direkt sınıf mücadelesinin içinden çıkan, işçi sınıfının siyasal örgütlenmeleri olarak doğdular. 1. Dünya Savaşı’na ilişkin tavır bu partilerin siyasal evrimini etkiledi. Birçoğu enternasyonal tutumunu terk edip, milliyetçi bir çizgide yer aldı. Bu süreç aynı zamanda bu partilerin mücadelelerini, kapitalizmi ehlileştirmek ya da “insanileştirmek” üzerinden yürütmelerini beraberinde getirdi. İşçi sınıfının partisi başta enternasyonalist ve anti-kapitalist bir yapı olmalıdır. Türkiye işçi sınıfının tarihsel gelişiminde siyasal örgütlenme olarak T.İ.P.’i görebiliriz. T.İ.P.’in kurucuları sendikacılardır. İşçi sınıfının mücadele ve örgütlenmesi, deneyimleri ve birikimleri siyasal düzeyini ve arayışlarını belirler. Türkiye işçi sınıfında, kendi içinde zengin deneyimleri bulunmaktadır. Ve bu deneyimler küçümsenmemelidirler.

 

Sermayenin kendi içinde uyguladığı birlik ve beraberlik sendikalar arasında bir türlü neden yaşama geçemiyor? Sendikaların neden ortak hareket noktaları yok?

 

Sermaye, emeğe karşı her zaman tek vücut olmuştur. Sınıfa karşı sınıf politikası geliştirmiştir. Benzer politikayı emeğin, işçi sınıfının da geliştirmesi zorunludur. Sendikal yapıların ya da konfederasyonların bürokratik ve korporatist özellikleri, sendikal birliğin önündeki temel engeldir. Sendikalar rant kapıları olarak görülmektedir. Sendikaların gerçek sınıf örgütlerine dönüşmesiyle, sendikal birliğin objektif zeminleri yaratılacaktır. İşçi sınıfının bilinç ve örgütlenme düzeyinin çok önemli olduğunu düşünüyorum. 12 Eylül faşist darbesi gibi karşı devrim hareketleri, sınıfın hem örgütsel kapasitesini zayıflattı, hem de ideolojik deformasyonlara yol açtı. Kapitalizmin yeniden yapılanma süreci ve bunun sınıfa yansımaları da başka problemler doğurdu. Bu dönem eski refleks ve düşünce biçimlerinin terk edilip, kapsamı genişlemiş ama organik birliği dağılmış işçi sınıfını yeniden bir araya getirecek, sınıf ve sendikal kimliğini yeniden inşa edecek deneyimlere, pratiklere ve örgütlenmelere ihtiyaç vardır.

 

İşçiler sendikal anlamda tepkilerin zayıflığında hemfikirler. Sendikalar ve diğer sivil toplum örgütlerinin ülke sorunlarının çözümünde daha etkin söz sahibi olabilmeleri nasıl mümkün olabilir?

 

Sendikalar gerçek anlamda bir toplumsal muhalefet örgütüne dönüştüğünde, ülke sorunlarına hem ekonomik hem siyasal düzeyde müdahale edebilirler. Sokağı ve fabrikayı örgütleyen, bir sendikal yapı etkili ve sonuç alıcı olabilir. Bu da sendikalı, sendikasız işçi, güvencesiz çalışan, marjinal sektörlerde çalışan, kafa ve kol emekçilerinin tek bir vücut olmasına bağlıdır. Bugün çalışanların 24 saatine nüfuz eden, çalışma alanlarıyla yaşam alanlarını hatta boş zamanlarını örgütleyen bir sendikal anlayış ancak, bir toplumsal muhalefet gücü haline gelebilir. Varolan sendikaların bugünkü yapısı ve işleyişiyle bunu becermesi mümkün değildir. Yıkılıp, yeniden yapılanmalıdır; işçilerle, işçilerin kolektif inisiyatifiyle... Yani bir yandan sendikalara sahip çıkacağız, öte yandan sınıfın her kesimini, katmanını örgütleyecek bir anlayışa sahip olacağız. Yeni emek organizasyonları ve odakları yaratacağız.

 

İşçi gerçek kimliğini nasıl kazanabilir?

 

İşçi sınıfı yaparak öğrenen, öğrenerek yapan bir sınıftır. Gerçek sınıf kimliğini de kazanması da bu yolla olur. Her pratik, her eylem, her direniş, her grev”sıradan” bir işçinin öznel şekillenmesinin de birikimidir. Yani bilinç ve eylem arasında doğrudan bir bağ vardır. Her eylem bilinci geliştirir, bilinci taçlandırır. Antikapitalist bilincin yaratılmasına giden yol, adım adım örülür, birike birike şekillenir.

 

Türk_İş ile Disk arasındaki sendikal politikalardaki farklılıkların nedeni sizce nedir?

 

Disk ile Türk-İş arasında 1967-1980 arasında yapısal bir farktan söz edebiliriz. Bu yıllarda Türk-İş, sendikal harekette işbirliğini, uzlaşmayı simgeledi. Disk ise militanlığı, sınıf sendikacılığı ve mücadeleyi simgeledi. Ama 1992 sonraki Disk’te bunları görmek mümkün değil. Hatta Disk bugün Türk-İş’in çok gerisinde... Hem örgütsel, hem mücadele, hem de sınıfla temas açısından... Bugün sendikal hareketin önünde en temel sorunlardan biri 3 işçi konfederasyonunun bulunmasıdır. Bu sorunun aşılması da tabanın harekete geçmesiyle ve varolan bürokrasileri parçalamalarıyla mümkündür. Sendikal hareketin alabildiğine gerilediği koşullarda tek işçi konfederasyonu yönündeki çabalar önemlidir. Bunu güçsüzlerin bir araya gelmesi anlamında söylemiyorum. Sermayenin topyekün saldırısına karşı topyekün direnmek, ayakta kalmak ve gelişmek için söylüyorum.

 

!872 yılındaki Kasımpaşa Tersanesi’ndeki grevden bugüne, işçinin gerçekte neler yapabileceğinin göstergesi olması açısından sendikal tarihimize damgasını vuran eylemler hangileridir?

 

1872’deki Tersane Grevi ilk ayağa kalkıştı. Özellikle cumhuriyet öncesi1 Mayıslar farklı uluslardan işçileri bir araya getirmesi ve tam bir enternasyonalist eylemler olması açısından önemliydi. Cumhuriyet yıllarında başta maden, tütün, tekstil işçilerinin yaptığı direnişler, grevler ve çeşitli örgütlenmeleri önem taşıdı. Resmi verilere göre ilk fabrikanın (Feshane Fabrikası) kurulduğu 1835 ile 1960 arası, yani 120 yıllık zamanı Türkiye işçi sınıfının birikme dönemi, şekillenme dönemi olarak görebiliriz. Özellikle 1960 sonrası işçi sınıfı için yeni bir dönem oldu. Kapitalizm gelişimine bağlı olarak işçi sınıfı da hem nicel, hem nitel düzeyde gelişmeler kaydetti.1961 Saraçhane Mitingi, işçi sınıfının en önemli kitlesel eylemi oldu. İşçi sınıf, grev ve toplusözleşme hakkını alanlarda haykırdı.

1963 Kavel Grevi, işçi sınıfının kopara kopara alma geleneğinin ilk ifadesiydi.

1966 Paşabahçe Grevi, sendikal mücadelede sınıf eksenli bir konfederasyonun kurulmasına neden olacak bir grev oldu. Bu grevi destekleyen sendiklar Türk-İş tarafından cezalandırıldı. Bu arada kurulan SADA, DİSK’in çekirdeği oldu. DİSK’in 1967 de kurulması işbirlikçi ve uzlaşmacı Türk-İş çizgisine karşı işçi sınıfının kolektif tepkisi ve arayışı oldu.

1968 Derby fabrika işgal eylemi işçi sınıfının kapitalist sınıfla açık bir hesaplaşmasının ifadesi oldu. Derby, sınıfın en militan eylem biçimi olan fabrika işgal eyleminin başlangıcı oldu.

1969 Alpagut özyönetim deneyimi, Türkiye işçi sınıfının en önemli pratiklerinden biriydi. İşçi sınıfı bu eylemle nasıl bir dünya istediğini ortaya koydu.

15–16 Haziran 1970 büyük işçi direnişi, Türkiye işçi sınıfının tarihindeki en önemli eylemi oldu. Bu eylem işçi sınıfının kendisi için sınıf olma yolundaki en büyük adımıydı. Devletle açık bir hesaplaşmayı ve devlet ideolojisinden kopuşu simgeliyordu.

Tariş grevi ve direnişi, işçi sınıfının siyasi tavır alışını ortaya koydu. İşçi sınıfı “faşizme karşı ileri” şiarıyla hareket ediyordu.

12 Eylül sonrasında Netaş (1987) grevi bir dönemeç oldu. Netaş korku duvarının yıkılmasını sağlayan eylem oldu.

Bahar Eylemleri, işçi sınıfının ayağa kalkışını simgeledi. 12 Eylül’e karşı işçi sınıfı net bir tavır alıyordu. Taban örgütlenmeleriyle işçi sınıfı kolektif inisiyatifini yaygınlaştırıyordu.

Zonguldak Uzun Yürüyüşü, bir kentin ayağa kalkışını simgeledi. Bir halk greviydi. Muhteşem bir eylem olarak tarihe geçti.

Yakın dönemdeki özelleştirme karşıtı eylemlerde işçi sınıfının mücadele tarihinde, önemli pratikler olarak anılacaktır.

 

Son dönemde en önemli eylem Seka Direnişi’ydi. İstenen sonuçlara ulaşılamamasını nasıl yorumluyorsunuz?

 

SEKA direnişi özelleştirme saldırılarına karşı işçi sınıfının aktif direnişiydi. SEKA işçilerinin fabrikadan çıkmama ya da fiili işgal eylemleri daha sonraki özelleştirme eylemlerinde kullanılan eylem tarzı oldu. SEKA özelleştirmelere karşı çok vektörlü bir mücadele hattının oluşturulmasının zorunluluğunu ortaya koydu. Neo-liberal politikaların ideolojik, kültürel ve ekonomik boyutlarına karşı çıkılmadan, sistematik ve uzun soluklu bir mücadele hattı oluşturulmadan, özelleştirmelere karşı direnişin başarılı olması pek mümkün değildir. İşçi sınıfının bir bütün olarak ayağa kalkmasıyla bu saldırılar engellenebilirdi. Sermaye önce ideolojik hegemonyasını kurup, kültürel manipülasyonlarla zemin hazırladı, toplumu suç ortağı yaptı. Daha sonra özelleştirme operasyonlarına başladı. Emek cephesi bu topyekûn saldırıya gerekli yanıtı üretemedi. Ancak tek tek direnişler gerçekleştirdi. Bu direnişler bozkırda yanan küçük alevler oldu. Ancak bozkır tutuşturulamadı. Yine de her direniş ve eylemin işçi sınıfının şekillenmesinde olağanüstü önemi olduğu unutulmamalıdır.

 

İşçinin gerçek anlamda bilinçlenmesi için, sendikalar üzerlerine düşen görevi ne kadar yerine getiriyorlar?

 

Sendikaların işçilerin sınıf ve sendikal bilinçlerini geliştirmede son derece zayıf ve etkisiz kaldığını düşünüyorum. Bununda en somut göstergesi sendikal eğitime verilen önemdir. Üç konfederasyonda hatta kamu çalışanlarının bağlı olduğu konfederasyonlarda, gerçek bir sendikal eğitim yapıldığını düşünmüyorum. Burada Tez-Koop-İş Sendikası’nı ayrı tutuyorum. Şu anda 6 yıl içinde üyelerinin büyük bir kısmının (Otuz binin üstünde) eğitimden geçirdi. Eğitime, Türkiye sendikal tarihinde en çok önem veren yapı, Disk’e bağlı eski Maden-İş Sendikası’ydı. Tez-Koop- İş, Maden-İş’in bu başarısını Evrensel Kitap da geçmiştir. Sendikalarda eğitim ve örgütlenme süreci iç içe geçmiş bir süreçtir. Bunlardan birisi aksarsa diğeri de aksar. Örgütlenme zayıfsa, eğitim yoktur. Sendikal eğitim varsa, örgütlenmenin önü açıktır. Kısaca sendikal eğitim bir sendikanın varlık zeminidir. Ve bilinçli bir işçi de sendikal örgütlülüğün tek koruyucusudur.

 

 

 

Volkan Yaraşır, İşçi Sınıfı Üzerine İşgal Direniş Grev – Mep Kitap, 1. Baskı 2006.

Mayıs 2007 –

« Önceki ::