YOKSULLAR
Yeni yetişen Koca Mehmet, soba borusunun rüzgâra karşı uzatılışına bir anlam veremez, usluların bir bildiği olduğunu sanırdı.
Soba borusu, köy odasının güneye bakan kalın taş duvarındaki dört tabaklı pencerenin bir gözünden çıkardı dışarı. Üç tabağı cam, bir tabağı gaz yağı tenekesiydi. Gaz yağı tenekesi soba borusu sığacak kadar delinmiş, sobanın borusu o delikten dışarı çıkartılmıştı. Boru kıbleye bakardı. Köy odasının güney yanı rüzgâra açık, doğusu kapalıydı. İki üç katlı evler, doğudan esen rüzgârı keserdi. Kuzey ve batı duvarları, soba borusu çıkışına uygun değildi.
Kar yağalı otuz kırk gün olmuş, ortalık kuru ayaza çekmişti. Ara sıra rüzgâr esiyor, esinti zaman zaman fırtınaya dönüşüyor, kar birikintilerini o yana bu yana savuruyor, ara sıra ıslık da çalıyordu.
Oda sıcaktı. Sobadan odun eksik olmaz, sürekli yanardı. Sık-sık olduğu gibi, o gün de esinti güneyden gelmeye başladı. Borudan çıkan duman, çatı üstüne uzanıp kaybolmak yerine, geri döndü soba deliğinden çıkıp odanın içine yayıldı. Kiminin boğazı yandı, kiminin gözü sulandı. Kiminin de hem gözü sulandı, hem de boğazı yandı. Öksürdü, burunlarını çekti, gözlerini ovaladılar. Kapıyı açsalar oda soğurdu. Çekip eve gitseler, evde dirlik bulamaz, sözlerini odadaki kadar dinleyen olmazdı.
“Gambur garının dırdırından iyidir” dedi Mıdık kendi kendine.
Kara Mustafa; ne acı günler görmüştü, Kurtuluş Savaşı başlangıcında askerden kaçtıktan sonra af çıkıncaya dek. Yağmurda, karda kışta, mağaralarda, çam kovuklarında, terk edilmiş sobasız han odalarında.
Öksürmedi, öksüresi de gelmedi.
Pat Ahmet, hem Kara Mustafa’nın akrabası, hem de içten içe düşmanıydı. Ondan aşağı kalmak istemez, asker kaçaklığını da takmaz görünürdü.
Zağar Oğlan, köyün en varlıklılarındandı. Kimseye “eyvallahı” yoktu.
Ali Badak, ne ağa bilir, ne paşa bilir, yer içer çalıştığı da kendine yeterdi. Beline yün kuşak kuşanır, omzuyla kalça arası aynı kalınlıktaydı.
Çakıroğlan, etliye sütlüye karışmazdı. Tuzu hepsinden kuruydu.
Koca Mehmet; iri kemikli, yaşıtlarından gelişkinceydi. Koca Mehmet’le Çalmaççı, yeni yetişiyor, yedikleri içtikleri neredeyse bir yere gidiyordu. Usluların içine de daha bu yıl katılmışlardı.
Koca Mehmet’in babası suskun, mahcup görünümlüydü. Bir toplulukta varlığı ile yokluğu belli olmazdı.
Koca Mehmet iyi mıh keser, para kazanır, üstüne başına bakar, konuk ağırlamayı sever, evine gelene güler yüzlü davranırdı. Daha geçen yıl bataryalı bir radyo almış, tüm köy halkından başka, yılbaşında çevre köylerden de radyo dinlemeye gelenler olmuş, satın aldığı undan yaptırdığı tava çöreği ve kelem turşusuyla hepsine “yatsılık” çıkartmıştı. Yeri az, gönlü zengindi.
Çalmaççının babası öte yüzde nal mıh satar, oğlunu parasız bırakmaz, uslular arasında azarlanmazdı.
Aksırdı tıksırdı, acı dumanın acısına katlandılar. Bir süre sonra fırtına dindi. Soba; ara verdiği arayı kapatmak istercesine gümbürtüyle yanmaya başladı. Bir süre sessizlik oldu. Herkes belirli noktalara bakıp konuşmadan öylece duruyordu. Koca Mehmet’in, odanın doğuya bakan duvarındaki pencere takıldı gözüne. O pencere de dört tabaklı, dördünde de cam takılıydı.
“Dört tabak camdan birisini çıkartsak, yerine delik teneke çaksak, boruyu o delikten dışarı çıkartsak bu sıkıntılar olmaz” dedi içinden. Acele etmedi. Düşüncesini ortaya atsa, ya dinler ya dinlemezlerdi. Bu işlerden anlayan, yeni yeni “ustalığa” başlayan Apar’ın Hamdi’ye soracak, fikir alışverişi yapacak ve olursa, soba borusunun yerini ona değiştirtecekti.
Odada olanların hemen hepsinin tuzu kuruydu. Koca Mehmet’in, bir çift öküz, bir inek, bir gücük eşekten başka malı melalı, sığırı davarı yoktu. Kalkıp işliğine gitmeli, mıhını kesmeliydi.
Bir hafta boyunca mıh keser, hafta sonu eşeğine yükler, Kastamonu’ya götürür, Patlak Hüseyin’e satar, yarım çuval un, vapur sacından yarılmış bir demet demir alır, kuyruğu kesik eşeğine yükler köyüne dönerdi. Un on beş gün, mıh kestiği vapur sacından yarılmış bir demet demir bir hafta yetiyordu. Un almadığı haftalarda başka masraflar çıkardı.
İşliğine gitti, mıh kesmeye başladı.
Bir ara unuttuğu soba borusu takıldı aklına. Hamdi ile bu konuyu konuşmalıydı. Hamdi’nin Mahallesi, bağırınca duyulacak kadar yakındı. Haber yollamayı düşündü, gelen geçen olmadı. Harmana çıktı, gördüğüne bağırıp Hamdi’ye haber yollayacaktı, bağıracak kimse bulamadı.
Kendisi gitti.
Hamdi de mıh kesiyordu. Demiri daha kalın, kalıplaması daha ağır, mıhı onun kestiğinden daha büyüktü.
Konuyu Hamdi’ye açtı. Hamdi, lafını kesmeden dinledi. Odayı, sobayı, borusunu gözünde canlandırdı:
“Yaparız” dedi.
“Akşam olmadan yapalım” dedi, Koca Mehmet. Hamdi hiç iki bir etmedi. Önündeki örsün üstünde duran kalıbı değiştirdi, değiştirdiği kalıpta, kızgın demirden sivriltip kestiği parçadan, dört beş kabara yaptı. Ocağı araladı, su serpti söndürdü. İki gün önce yamadığı sobadan artan gaz tenekesi parçasını, teneke makasını, delik açmakta kullanılan eğ demirini eline aldı, kabaraları cebine koydu:
“Hadi gidelim” dedi.
Odaya geldi, kırmadan camı söktüler. Hamdi, teneke parçasını camı çıkarttığı bölüme kapadı, belinden çıkarttığı bıçağın ucuyla tenekeyi pencerenin çerçevesine göre çizdi, teneke makasıyla çizdiği çizgiden yarım parmak büyük kesti. Benzer işlemi soba borusunun tenekeden çıkacağı deliğe de uyguladı. Tenekenin ortasını eğ demiri ile üçgenler oluşturarak yuvarlak deldi. Ortadan çıkan parçayı attı, oluşan üçgenleri geri kıvırdı, tenekeyi soba borusunun çıkacağı, camını çıkarttığı boşluğa yatırdı. Cebinden çıkarttığı kabaraları ağzına attı, dudağıyla tuttu. Bir bir çaktı.
Güneye bakan boruyu, bulunduğu yerden çıkartıp, doğuya bakan deliğe taktılar.
O gün de hava esintiliydi. Soba tütmedi.
Soba borusu deliğinin değiştiğini bir iki gün kimse fark etmedi.
Kimi zaman konuşmaları arasında kekeleyen Badak Ali: “Ne ne ne, nolmuş bu boruya?” dedi. Herkes boruya baktı.
Yıllardır Öte Geçe’ye bakan soba borusu, Eğrekten yana dönmüştü.
“Kim yaptı lan bunu?” dedi Kara Mustafa.
“Koca Mehmet ile Hamdi yaptı” dedi Apışak.
“Çağırın gelsin” dediler.
Çalmaççıyı yolladılar Koca Mehmet’i odaya çağırmaya.
“Köylü seni çağırıyor” dedi, Çalmaççı Koca Mehmet’e. Koca Mehmet; “Konu ne?” der gibi başını oynattı, Çalmaççı, niçin çağırdıklarını söylemedi.
Koca Mehmet odaya geldi, ak saplıların yüzü birer karıştı.
“Bu köyde ne zamandan beri bizden habersiz iş yapılıyor Mehmet?” dedi Kara Mustafa. Mehmet anladı.
“A Mustafa Ağa, soba yıllardan beri tütüyor. Çevirdiğimiz yönde yüksek evler var. ‘Esintiyi keser tütmez’ diye düşündük. Ne var bunda A Mustafa Ağa?” dedi.
Badak Ali:
“O o o, olmaz, bize danışmadan olmaz” dedi.
Koca Mehmet gözleriyle odanın içini şöyle bir dolaştı, herkes önüne bakıyor, kimsenin ağzını bıçak açmıyor, Çalmaççı bıyık altından gülüyordu.
Öküzlerini nalladığı Mıdık, uzadıkça saçlarını kestiği Pat Ahmet, hasılda yardım ettiği Zağar Mehmet… Hiç kimse arka çıkmadı.
“Gözü kör olsun yoksulluğun” dedi içinden.
Ağustos 2008
Son yazılar
• YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• NEMALACAK FELEK BENİM / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• GEÇ KALDIK / ÖYKÜ / FİKRİ
OKUMA
Cebir konuları çıkalıdan beri, matematik dersiyle arası hiç iyi olmadı.
X + Y kare = Z kareler ilgisini çekmedi. İki yanlış, nasıl olurda bir doğru ederdi? İki yanlış, iki yanlış etmez miydi?
Matematik dersine çalışmak gerektiğinde, kendi kendine bahaneler uydurur, başka işlerle ilgilenirdi.
Çalıştığı zaman öteki derslerin üstesinden gelebiliyordu.
Birinci dönem matematik notu zayıf, ikinci dönem de düzeltememişti.
Aldığı yazılı notları ortalamasının dışında arkadaşlarının da yaptığı deneme sınav sonuçlarına göre, bütünlemeye kalıyor, bütünlemede de pek bir değişiklik olmayacağını biliyordu.
Okulların kapanması yaklaşmıştı. Hoca “Kurtarma yazılısı” yapmadı. Sözlü istese, sınıfa kepaze olacaktı.
İşi sürüncemeye bırakmamalı, sınıfı geçmeliydi. Ne yapması gerektiğini düşünürken; deneyimli öğrencilerin de önerileri ve zorlamalarıyla, matematik hocasıyla konuşmağa karar verdi. Başka bir seçeneği de yoktu.
“Hocam okumak zorundayım. Kastamonu’dan gurbet ele okumaya geldim. Sınıfta kalırsam bir daha okuyamam…” diyecekti.
Bu yöntemle, derslerinin bir bölümünü kurtaranlar vardı.
Matematikçi ile okulda, bahçede, çarşıda karşılaşıyor, konuşmaya kalkışıyor bir türlü konuşamıyordu.
Arkadaşları ve konuyu bilenler “matematikçi” ile konuşup konuşmadığını soruyor, konuşamadığını öğrenince, onu cesaretsizlik, beceriksizlik ve korkaklıkla suçluyorlardı.
Ne edip-edip matematikçiyle konuşmalı, hem arkadaşlarının dilinden, hem matematik dersinden kurtulmalıydı. Konuşma ortamı kolluyor, ortam bulsa da değerlendiremiyordu.
Sebze pazarında gördüğü gün, konuşmaya karar verdi.
Matematikçi, elinde file, hemen her tezgâhın, satıcının başına uğruyor, ne konuştuğu duyulmuyordu.
Ya bir şeyler alıyor, ya da hiç bir şey almadan başka tezgâha geçiyordu.
Ozan, öğretmenini uzaktan izliyor, yaklaştığında heyecanlanıyor, uzaklaşırsa rahatlıyordu.
Hoca önde, Ozan ötede pazaryerini dolaştılar.
Matematikçi, alacaklarını alıp, fileyi (ipten örülmüş, seyrek delikli torba.) yarım etti, Nevşehir Kalesi yönünde ilerledi. Kesme taştan yapılma eski evlerle dizili yokuş yukarı dar bir sokağa girdi.
Sokağa girmeden konuşmaya yeltendi, yetişti söyleyemedi. Dar sokakta söylese, “tehdit” anlamı çıkartılabilirdi.
Art arda yürüdüler. Ozan yaklaşamıyor, üç-beş adım geriden gidiyordu. Yaklaşacak gibi olsa da yavaşlayıp arayı açıyordu. Az ilerideki iki katlı, her yeri kesme taş, çatısı düz ve toprak kaplı evin birinci katının penceresinden küçük bir kız: “Baba !” dedi.
“Kızıım” dedi, matematikçi de. Matematikçi kapıyı çalmadan kapı açıldı.
Hoca elden gidiyordu. Ozan tüm cesaretini toplamaya çalıştı, yutkundu, yine beceremedi.
Matematikçi adımının birisini eşikten içeri attı, birden geri döndü, öteki adımını da içeri çekti.
“Ne var Ozan?” dedi.
Ozan; şiir okur gibi, iki ellerini bacaklarının iki yanına yapıştırdı: “Hocam ben gurbet ele okumaya geldim, sınıfta kalırsam bir daha okuyamam…
Söylenecek söylenebilecek ne varsa fazlasıyla söyledi.
Matematikçi, Ozanın sözünü kesmeden sonuna kadar dinledi. Ozanın, konuşmasını kesip duruşundan sözünün bittiği belliydi de, matematikçi yine de sordu:
“Bitti mi?”
“Bitti”
“Bak Ozan, biz üç kardeştik. En akıllıları bendim. Okudum, banka müfettişi oldum. Şimdi öğretmenlik yapıyorum.”
İki elini uzattı, avuç içlerini açtı, yukarıyı gösterdi: “İşte görüyorsun bu evde kirada oturuyorum. Ortancamız en akılsızımızdı. Bir kamyonda muavinlik yaptı. Sonra kamyona ortak oldu. Ayrıldı, kendi başına kamyon aldı.
Şimdi beş kamyonu var.
En küçüğümüzü babam yanından ayırmak istemedi, okutmadı. Şimdi çırçır fabrikaları var. Apartmanlarının, dairelerinin sayısını O’ da bilmez.
Okuma!” dedi, kale eteğindeki eski Nevşehir evinin kapısını sertçe örttü. Kapıdaki halka titreşti, kapıya ve çevresindeki demire birkaç kez vurdu, o da durdu.
Ozan, kapının önünde kalakaldı.
Aklı başına geldiğinde, gittiği yoldan geri döndü.
Son yazılar
• YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• NEMALACAK FELEK BENİM / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• GEÇ KALDIK / ÖYKÜ / FİKRİ
NEMALACAK FELEK BENİM
Osman, tepesi halkalı yuvarlak demiri, yerden aldığı taşla vurarak yere çaktı. Ahırdan çıkarttığı atını, yere çaktığı demire uzun urganla bağladı. At, yerden kazıyacak ot arıyor, bulamıyordu. Osman yere çöktü, atın otlamaya çalışmasını gözledi. At, dudaklarını geri çekip, eksiksiz iri dişleriyle yerdeki kurumuş otları ısırıp kopartmaya çalışsa da, yerde atın ağzına alacak ot yoktu.
Daha haziran ayının başı, otların gür ve yemyeşil olma zamanıydı.
Atını, bağladığı yerde bıraktı, az ötedeki arılığının önüne gitti, oturdu. Arıların bir bölümü kovandan uçup gidiyor, bir bölümü de kovana geri dönüyordu. Gidenler neyse de geri dönüp gelenleri izledi. Ne paçalarında çiçek tozu, ne de kursaklarında bal yoktu. Paçasında çiçek tozu olan gözle görünür, kursağında bal olanın balı görünmez, kovana doğrudan giremeyip kovanın önüne “pattan” düşmesinden, dinlenip daha sonra kovana girmesinden belli olurdu. Arıların hepsi kovana balıklamaya dalıyorlardı.
Paçalarında çiçek tozu, kursaklarında bal yoktu.
Uzun süre yağmur yağmamış, otlar ekinler kurumuş, yağmur duasına çıksalar da yağmur yağmamıştı. Yağmur duasını yapan Teke hoca: “İçlerinde günahkâr olduğunu, yağmur duasının o yüzden kabul olmadığını” söylemişti.
Çevre köylere de yağmamıştı yağmur. Bu yıl, kıtlık olacağı besbelliydi. İşliğine gidip mıh kesesi gelmedi Osman’ın. Harmana gidip, bulursa bir iki kişiyle konuşmak, dertleşmek istedi canı. Harmana çıktı. Samanlık önünde iki üç kişi toplaşmıştı.
Osman havaya baktı, ak bulutların arasında kara bulutlar da kımıldanıyordu.
“Kaç kere oldu böyle. Yine yağmadı. Şu mıhçılıkta olmasa millet aç kalırdı” dedi içinden.
Merkez Ortaköy ve çevresinin rençperlik yanında, yaptığı en önemli iş, nal mıh yapmaktı. Nalı daha çok Nalcı Kuyucağı, mıhı da Ortaköy, Omcular ve Yarışlar Köylüleri yaparlardı. Boş zamanları hiç olmazdı.
Motorlu taşıt araçları yaygınlaşmadan, nal mıh yapımında fabrikalaşmaya geçilmeden, yörede ki nal-mıh yapımı oldukça önemliydi. Geçmişte orduya olduğu gibi, şimdi de yakın çevreye yetiştiriyor, yapıcı ve satıcısına para kazandırıyordu. Daha düzgün mıh yapanların mıhı daha çok para ederdi.
Sulu Kara gilin Güdü Parmak Bayram, “yakışıklı” mıh keser, kestiği mıh herkesinkinden fazla para eder, kapanın elinde kalırdı.
Sabah ezanında kalkmış, epeyce mıh kesmiş, (yapmış) kuşluk vakti olmuştu.
Bayram hem yoruldu, hem bunaldı.
Kuşluk vakti, harmana çıkıp dinlenen, bir iki laf edenler olurdu.
Bir ucunu paçala, bir ucunu baca arkasındaki körüğe bağladığı ipi, ayaklarıyla kımıldatmayı bıraktı, malışları (1) ocaktan çekti, çam püründen yaptığı süpürgeyi tahara (2) batırıp yanan ocağa su serpti. Ocak söndü. Mıh yapacağı demiri kızdırmak için ocakta yanan çam ağacı kabukları yanmaz oldu.
Yamalı pantolonunu yanmaktan korumak için bacaklarına serdiği, demirden sıçrayan civeklerden delik deşik olmuş bezi kaldırıp örsün üstüne koydu.
Paçaldan (3) indi, ayak kaplarını giydi, işlikten uzaklaştı, elini arkasından kilitledi harmana çıktı. Temiz hava, kurumuş otlarla karışık kokuyordu.
Gözleriyle harman ve samanlık önlerini taradı. Hacı Ali, Orbay, Osman, Bökten; Çakır Mıstak, Kadı, Potuğun samanlığının önünde konuşuyor, gülüşüyor, kımıldanıyorlardı.
Selam verdi, aralarına katıldı. Selamını aldıktan kısa süre sonra, selamına karşılık hepside sırayla Güdü Parmak Bayrama: “Merhaba” dediler. Hem bir iki laf etti, hem gökyüzünü gözlediler.
Hava durumuna bakılırsa, yağmur yağacak gibiydi. Karşı tarlalardaki ekinler, başaklarını doyuramadan ağarmış, ara sıra esen yelde, kısacık boylarıyla iki yana sallanıyor, yaşam savaşı veriyorlardı.
Çok geçmedi, gökyüzü karardı, gürledi, şimşek çaktı. Çakan şimşekler yere kadar uzanıp toz bile kaldırdı. Hiç biri konuşmaz oldu. Hepsi de, kararan, gürleyen gökyüzü ve çakan şimşeğe bakıyordu.
O yıl yağmur yağmamış, ekinler gelişmemiş, kimi tarlaların ekinleri de kuruyup kaybolmuştu. Yağmur yağarsa, kurumamış olanlar canlanır, hiç olmazsa o yılın saman gereksinimini karşılardı.
Gök gürlüyor, şimşek çakıyor, yağmur bir türlü yağmıyor, herkes suskun, dalgın, boşluğa bakıyordu.
Bökten; samanlığın kuruluğundan çıktı, gökyüzünü gözleriyle taradı, “Şaban Efendi Türbesi”nden yana baktı, geri döndü, samanlığın kapısına yaslandı.
“Sepken yağacak gibi” dedi.
“İş arama!” dedi, Güdü Parmak Bayram.
Bökten haklıydı. Havanın aşırı gürlemesi, kararmasına bakılırsa, yağacak olan yağış; sepken olabilirdi. Ayvat Köyü, Taş atan üstleri kararmış, Şaban Efendi Türbesi üstü açıktı. Yağmur yağacak olsa, Şaban Efendi Türbesinin üstü kararmalıydı. Gökyüzünün bu görünümü “hayra alamet” değildi.
“Sepken yağsın” dedi Osman. “Büyük yağsın, fırtına çıksın evleri de yıksın köy de batsın.”
Kadı, bir sigara yaktı, “acı-acı” çekti. Sepken yağarsa, ayakta kalabilen ekinler de yere yapışırsa, öküzlere, kömüşlere, ineklere, danalara kışın ne yedirecekti. Hadi kestiği mıhı satar, üç beş çuval un alır, yaza kadar yeter, yetmezse yine alırdı. Arabalarca, sepetlerce samanı taşımak kolay mıydı? Çevre köylere de yağmur yağmamış, onlarda da satın alacak ot saman olmazdı.
Hacı Ali, sigarasını daha önce yakmış, yana-yana dudağına kadar gelen sigaranın közü neredeyse ağzını yakacaktı. Ağzını yakmadan, közüne tükürdü, ayağının altında iyice ezdi. Atı geldi onun da aklına. O yıl almıştı atı. İlk kışı geçirecekti daha. Geri verse satan adam almaz, satsa köylü gülerdi.
Çakır Mıstak, umurunda değilmiş gibi, zoraki gülümsüyordu.
Hepside sepken yağacağından kuşkuluydu.
Bökten, hepsinin düşüncelerini hepsinin adına seslendirir gibi, ağlamaklı bir ses tonuyla:
“Sepken yağarsa mahvolduk” dedi.
İki koltuk değneğine bedeninin tüm yükünü yüklemiş, yere dalgın-dalgın bakan Abdullah, az konuşur, öz konuşur, görüşleri ilgi çeker, yorumları da doğru çıkardı. Benzeri izlenimlerden O’na: “Orbay” adını takmışlardı. Sağ bacağı bilinmeyen bir nedenden sakat kalmış, iki koltuk değneği ile gezerdi. “Değnekli” de derlerdi O’na
O ana kadar hiç konuşmayan, dalgın-dalgın önüne bakan Orbay, başını kaldırdı, hepsini birden süzdü:
“Korkmayın sepken yağmaz” dedi.
“Sen ne biliyorsun”? der gibi, hepsi birden Orbay’a baktılar. Orbay hiç beklemedi:
“Mahvedecek ne kaldı ki?” dedi.
Fikri Uzun-Temmuz 2008
1- Ocakta kızdırılıp, mıh yapılan demir.
2- Ocağın kıyısında, taştan ya da ağaçtan oyulmuş içi su dolu olukçuk.
3- Oturup mıh yapılan yer.
Son yazılar
• YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• NEMALACAK FELEK BENİM / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• GEÇ KALDIK / ÖYKÜ / FİKRİ
GEÇ KALDIK
Kuru Kâmil; yaşlı, feleğin çemberinden geçmiş görünümülü, zayıf uzun boylu, durgun yüzlü, yıpranmış bir adamdı. Yaz kış, el örgüsü yün çorap ve yün kazak giyer, ayakkabılarının topuğuna basardı. Ceket omzunda, eli arkasında yürür, yürüyüşü metrelerce öteden duyulurdu. Duyuluşunun nedeni; ayakkabılarının altında çakılı kabaralardı. Arnavut kaldırımında yürürken, yere bastıkça kabaralar takırdar, kaldırımdaki ayak sesiyle beden yapısı hiç uyuşmazdı. Ayakkabılarının altına kabaraları neden çaktırdığı sorulduğunda: “Ayakkabılar geç eskisin” diye çaktırdığını söylerdi.
İki oğlundan ayrı oturur, ara sıra büyük oğlunun evine gelir, birkaç gün kalırdı. Oğullarının da kendisinin de oturduğu evler kiraydı.
Ozan, bu adamı ilginç buluyor, yakından konuşmak, konuşturmak istiyordu.
O gece denk gitti.
Kuru Kâmil; eşi ile birlikte, karşılarındaki konakta kirada oturan büyük oğlunun evine gelmişti. Büyük oğlu kamyoncu, Irak’a sunta çekerdi. Sunta Fabrikası yeni yapılmıştı.
Akşam yaklaşmış, Ozan, camın önünde oturuyor, gelip geçene bakıyordu. Araba Pazarı Karakolu’nun yanından iki kişi çıktı. Biri erkek, biri kadındı. Çok kafa yormadan Kuru Kâmil’i tanıdı. Ceket omzunda, omuzlarını genişletmiş, kabartmış, çarpık çarpık yürüyordu. Kabadayılık gibi bir iddiası öteden beri yoktu.
Eşi; kâh arkada kalıyor, kâh öne geçiyor, yan yana yürümüyordu.
Ozan, kendi kendine gülümsedi.
“Ne oldu?” dedi eşi.
“Kuru Kâmil” dedi Ozan, “Güzide Abla ile Kuru Kâmil geliyor.” Eşi de gülmeğe başladı. “Akşam oturmaya gidelim mi”? dedi Ozan eşine. Eşi de:
“Gidelim” dedi.
Kuru Kâmil, oğlunun oturduğu evin kapısındaki demir tokmağı birkaç kez kaldırıp bıraktı. Demir, kapı tokmağı, her kaldırıp bırakışta kapıdaki çakılı demir tümsekle buluşuyor, ağaç ve demir sesi karışıp tok bir ses çıkartıyordu. Gelini perdeyi sıyırıp camdan baktı, gecikmeden geldi, kapıyı açtı.
Kış bacağını uzatmış, hava soğuktu.
Ozan’ın sobası da yanıyor, sobanın üstünde, içine dövülmemiş karabiber ve tarçın kattığı ıhlamur kaynıyordu. Eşi birer bardak ıhlamur koydu, içtiler.
Akşam oldu, oturup yemeklerini yedi, “oturma” zamanı gelince, karşılarındaki eve, Kuru Kâmil’in yanına “Oturmağa” gittiler.
Ozan kapıyı, Kuru Kâmil’in çaldığı gibi çaldı. Demiri birkaç kez kaldırdı bıraktı. Onlara da kapıyı Gelinleri Sebahat Hanım açtı. Konuklarını görünce şaşırdı, bocaladı.
“Buyurun, buyurun” dedi, önlerinden yürümeye başladı. Oturdukları odaya değil de üst kata, konuk odasına yöneldi. O anda, Kuru Kâmil gelenlerin kim olduğunu merak edip, oturdukları odanın kapısına çıkmıştı. Arkalarından O’da yürüdü. Üst kata çıktı, sedire oturdular. Sedir odadan da soğuktu. Ozan belli etmek istemese de, ayakları üşümeye başladı.
Ayaklarını altına aldı.
Kuru Kâmil ceketini çıkartmış, boyanmamış örme yün kazak eğninde, yün çorap ayaklarında, kımıldamadan oturuyor, soğuktan etkilenip etkilenmediği belli olmuyordu.
Elinde bir kutu kibritle Kuru Kâmil’in eşi Güzide Abla geldi, etek uçlarını altına topladı, diz üstü sobanın önüne oturdu. Sobayı yakacağı belliydi. Soba yanar, oda da ısınırdı. Güzide Abla, sobanın kapağını açtı, “Çatılı” olan sobanın ağzından çam kozalakları yere döküldü.
Çam kozalakları çabuk tutuşur, iştahlı yanar, arkasındaki odunları da çabuk yakardı.
Güzide abla; kozalakları topladı, sobanın içindeki odunların önüne zar zor dizdi. Kulağını ters gösterir gibi, kibrit kutusunun içinden bir kibrit aldı, çaktı. Kibrit ortasından kırıldı yere düştü. Aynı yöntemle bir kibrit daha aldı, çaktı, kibrit tıs dedi söndü. Ozan gördü. Kuru Kâmil de gördü. Kuru Kâmil; çenelerini oynattı, dişlerini gıcırdattı.
Ozan, görüntüden ayrılıp ortalığın kızışmasını önlemek için:
“Ne var, ne yok Kâmil Ağa?” dedi, “Sizin oralarda da havalar soğuk mu”?
“Ne olsun hoca be. Paran varsa her şey çok. Bir yük odun beş lira, yak yakabilirsen. Köylerde odun ucuzdur. Hem sen oduna para vermezsin.”
“Ucuz Kâmil Ağa, idare edip gidiyoruz işte” dedi Ozan.
Kuru Kâmil’in gözleri, Güzide Ablanın üstünden ayrılamıyordu. Hem konuşuyor, hem de sürekli eşine ve yaptıklarına bakıyordu. Bu bakış bir sevgi bakışı değildi.
Güzide abla, bir kap kibriti harcadı, sobayı tutuşlayamadı. Kibritler, ya kırılıyor, ya “tıs” deyip sönüyordu. Bu arada Güzide Abla, Ozan la konuşan kocasına laf yetiştiriyor, konuştuklarını çürütmeye çalışıyor, her zaman olduğu gibi, konuşurken takma dişleri şakırdıyordu.
Gelinleri Sebahat Hanım, yanmayan sobaya, uğraşan kaynanasına baktı gitti. Bir “kül küreği” közle geldi. Sobanın kapağını açtı, önüne döktü. Kapağını örttü gitti. Soba gümbürdeyerek yanmaya başladı. Güzide Abla, bir süre hiç kımıldamadı. Utangaç bir görünüşü vardı.
Fazla sabredemedi, maşayı eline aldı, soba deliğine dürttü, kapağına vurdu, evirdi çevirdi maşayı sobanın önüne, soba tablasının üstüne bıraktı. Sobanın kapağını açacak gibi yaptı.
“Dokunma!” dedi, Kuru Kâmil, Güzide Eşine, “Sobaya dokunma!”
“Yanıyor işte, daha ne arıyorsun” dedi Güzide. Konuşurken, konuşmasının her hecesinde şıkırdayan dişleri de etkiliyordu karşısındakileri.
Kuru Kâmil, gözlerini eşinden ayırdı, bakışlarıyla karşı duvarı da delip, derinliklere bakmaya başladı. Bakışı duruşu anlamlıydı. Başını bir iki kez belirli belirsiz iki yana kımıldattı,”Hıh” dedi, gülümsedi kendisiyle alay edercesine.
“Bırak, geç kaldık” dedi.
“Kâmil Ağa dur, daha soba yeni yandı. Evin içi ısındı ısınacak oturuyoruz işte” dedi Ozan.
“Yok, be Hoca, onu demiyorum. Bu amına goduğumu zamanında öldürmedik. Bundan sonra hapishane kahrı çekilmez” dedi.
Ozan gülemedi.
Temmuz 2008
Son yazılar
• YOKSULLAR / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• OKUMA / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• NEMALACAK FELEK BENİM / ÖYKÜ / FİKRİ UZUN
• GEÇ KALDIK / ÖYKÜ / FİKRİ
« Önceki ::