9/6/2008 · Kategori: Makale
Haziran 09, 2008 - CUMHURİYET, MUSTAFA BALBAY
23 Mayıs günü bu köşenin başlığı şuydu:
Türkiye yönetilmiyor!Anayasa Mahkemesi’nin türban kararının ardından bu gözlemimizin daha derin bir sorun haline geldiğini görüyoruz.
AKP Türkiye’yi yönetmiyor; hükmediyor!
İsteklerinin yerine getirilmemesi halinde de rehin aldığı devlet değerlerini bir bir ortadan kaldırma tehdidini savuruyor.
Bu savurma, biraz ne yapacağını bilememekten, biraz korkudan, daha çok da iktidar gücünü yitirmeme telaşı ve densizliğinden…
AKP‘nin 6 yıllık icraatına baktığımızda şu ikilemde olduğunu görüyoruz:
Devletin bütün olanaklarını sonuna kadar kendine yontan ve devlete şiddetle muhalefet eden bir iktidar…
Bir dönem YÖK’ten istediği kararı çıkaramayınca tümüyle yok saymaya girişmişti; şimdi de Anayasa Mahkemesi’nden istediği kararı çıkaramayınca, mahkemeyi sulandırma ve işlevsizleştirme arayışı içine girdi.
***
AKP Meclis Kolları Başkanı Köksal Toptan’ın senato önerisine daha çok bu gözle bakmak gerekiyor. Önerinin şu aşamada geçerlilik kazanması çok zor. Öyle anlaşılıyor ki, cuma gece yarısı Toptan’a konuk giden Erdoğan şunu söyledi:
“Ne yap et, Anayasa Mahkemesi’ne cephe aç. Önde sen görün. Biz birkaç gün daha olup bitenlere bakalım, ondan sonra ne yapacağımıza karar verelim.”
Toptan da kendisinden istenen işlevi yerine getirirken bir de “öneri” üretti, “senato” dedi. Toptan şöyle düşünmüş olmalı:
“Meclis çoğunluğu bizde… Senato kurulursa o da bizden olur. Meclis, Başbakanın istediği yasayı yapar. Senato denetliyormuş gibi yapar. İşler yürür. Anayasa Mahkemesi’ne de gerek kalmaz.”
Mahkeme, türban kararını AKP’nin işine gelen şekilde verseydi ne olacaktı?
Arkadaşlar yine çılgınlar gibi demeçler vereceklerdi, ama şu yönde:
“Kimse önümüzde duramaz. Yetki bizde, mühür bizde. Mahkeme de kabul etti. Türk milleti adına karar veren mahkeme, Türk milletinden en çok oy alan partinin icraatını onayladı…”
***
AKP Türkiye’yi yönetmiyor, hükmediyor derken bunu anlatmak istiyoruz… Kapatma davası dahil, artık ne tür karar çıkarsa çıksın, AKP’nin takınacağı radikal bir tutum var…
AKP iktidarı Türkiye’yi susturabilir, bataklığa sürükleyebilir ama, normalleştiremez. Korkarız devlete hükmetme gücünü de “kan davası”na benzer bir intikam duygusuyla kullanmak isteyecektir.
Siyasi iklimi normalleştirebilecek makamlar da krizin tarafı oldu.
Örneğin, tarafsız bir Meclis Başkanı parti liderlerini bir araya getirip yeni bir ufuk çizebilirdi. Toptan “üçüncü yol” tartışmasıyla bu şansını azaltmıştı, cumartesi açıklamasıyla, bitirdi.
Örneğin, tüm siyasi yelpazenin saygı duyduğu bir cumhurbaşkanı gidişi yönlendirebilirdi. Gül, içinde bulunduğumuz krizlerin nedenleri arasında. Krizin parçası olanlar, krizi çözebilir mi?
Bu durumda ne olacak?
Çok sıcak bir yaz geçireceğiz. AKP hem mazlum, hem saldırgan rolünü sürdürecek. Erken seçim kararı alması zor. Bunun en önemli nedeni; milletvekillerinin iki yıl bu görevi yapmadan özlük haklarına kavuşamamış olması!
Bütün bunlara karşın AKP’nin sahte kıyamet gürültüsüne de pabuç bırakmamak gerekiyor.
Bunu da aşarız…
Dağlar ne kadar yüksek olursa olsun, bir yanı yoldur!
8/4/2008 · Kategori: Makale
“Ali Abi”leri de faşizme gidiyorsunuz diye uyardı! - Necati Doğru
Mart 26, 2008 - NECATİ DOĞRU
Adını koyalım. Rektöre yapılan da zulümdür. Faşizmdir. Dördüncü sınıf demokrasilerde rastlanır. İstanbul Üniversitesi’nin eski rektörü Kemal Alemdaroğlu da gece saat dörtte, şafak sökerken “gözaltına alınıp 48 saat sorguda tutuldu” sonra da “tutuksuz yargılanmak üzere” serbest bırakıldı. İktidar yanlısı gazeteler, bu gazetelerin yazarları, “69 yaşındaki rektörü, orduyu darbeye kışkırtıcı, demokrasi düşmanı, alt rütbeli subaylarla gizli örgütlenme içinde” diye belgesiz, kanıtsız, vicdansız belden aşağı vuruş haberleri ile çamurladı.
Kara çalma!
Yıldırma!
Korkutma!
Faşizmde olur.
28 Şubat’ta Sincan’da, o dönem generallerinin “istemedikleri Necmettin Erbakan-Tansu Çiller yönetimine karşı” tank yürütmeleri gibi bugünkü iktidarın da; kendilerini desteklemeyen, onaylamayan ve fikirleriyle iktidara karşı çıkanların üzerine “korkutma-yıldırma-kara çalma tankları” sürmesi, tank paletlerini de gazeteci kılığına sokulmuşların kalemlerinden yapması katıksız faşizmdir.
***
“Ali Abi”leri bile dayanamadı, faşizme gidilmekte olduğunu dile getirdi.
“Ali Abi” onlardan.
En yakınlarından.
Âkil adam!
Güvenilir.
Saygı duyulan.
AKP’nin kuruluşunda emeği geçenlerden. Başbakan’ın “Ali Abi” diye çağırdığı, 58 ve 59. Hükümetler’de bakanlık görevi verdiği Ali Coşkun, Dünya gazetesine yaptığı açıklamada; “Tayyip Erdoğan tek adamlıktan vazgeçmeli” dedi.
Tek adamlık!
Saddam gibi..
Hitler gibi..
Franco, Mussolini gibi “yarı tanrı liderler” ancak faşist yönetimlerde olur. Tayyip Erdoğan’ın neredeyse 40 yıllık tanıdığı, partidaşı, milletvekili, bakanı, ülküdaşı, fikirdaşı, AKP’nin Merkez Yürütme Kurulu üyesi, arkadaşı, arkadaştan öte abisi olmuş Ali Coşkun şunları söyledi:
“Başbakan’ın ilk başta parti kurulurken tek adamlık olmayacağı prensibini unutmadan, istişarenin esas olduğu yapı kararıyla yola çıkmıştık… Bir grup âkil adam saf dışı kaldı… Söylenenleri dinlediği yok diyorlar.” (Dünya Gazetesi, 24 Mart 2008)
***
“Ali Abi”leri söylüyor.
Ülkeyi, “tek adam” yönetimine taşıyorlar. Attığı her adımdan keramet beklenen, havada uçarken, karada yürürken, denizde yüzerken her davranışında üstünlük bulunan ve ne yaparsa yapsın mutlak inanılan “yarı tanrı lider” yaratıyorlar.
Toplumu bölüyorlar.
Bizden olanlar.
Bize karşı olanlar.
Karşı olanlar ezilmeli.
Sindirilmeli.
Susturulmalı.
Rektör Alemdaroğlu’nu; “korkutma-yıldırma-kara çalma tankının” paletleri altında ezmek teşebbüsünde bulundular.
Bu faşizmdir.
Demokrat olmak ve demokrasiye saygı açısından Sincan’da tank yürüten generallerden farkları yok!
“Ali Abi”leri de açıkladı.
“Tek adamlığa” gidiyorlar.
Ocak 30, 2008 - Genel
Anavatandan ve dışarıdan ‘bu gidişata bir dur diyecek yok mu? ‘ sesleri ve çığlıkları yükseliyor. Fazıl Say’ın çığlığı neredeyse boğuldu. Muhalif sesler birer birer susturuluyor. Türkiye demokratik maskeli zorbalıkdan hızla yeni bir faşizme doğru yol alıyor. Ülkeyi, devleti ve kurumları, masonlarla işbirliği içerisindeki işbirlikci, gerici-bölücü güçler tümden ele geçiriyorlar ve geçirmekteler. Kimi sol-liberal aydınlar ve gruplar İranda yaşananları unutmuşcasına, AKP dünmeninde kendilerini demokrasi hayali kaptırmış halkımıza ve ülkemize ihanet ettiklerinin farkında değiller. Emperyalizm ve yerli işbirlikcileri hep birlikte zaten kemirip bitirdikleri ve iskelete çevirdikleri Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne son darbe vurmak üzereler.Türban dayatması bu işin örtüsü. Bu güne kadar hiç kimse kamu alanı dışında türban yada başka bir giysisinden ötürü baskı görmedi. Özgürlük gibi kutsal bir değeri ve istemi masum rollerine bürünerek özgürlükleri boğmak için kullanılıyor. Türban yasağının kamu alanından kaldırılıarak, ülkemiz ve milletimiz, esir alınıp köleleştirilmek istenmektedir.Bir gurubun diğerlerini baskı ve şantajla esir alma ve kendine benzetme diktatörlüğüdür. Bu açıkca ülkemize ve milletimize dayatma ve darbedir. Bu darbe emperyalist batının darbesidir. Komşumuz İran ve de Irak gerçeği bu durumu anlaşılır kılmak ve de göstermek için yeterli değil mi? Evet korkumuz derindir. Korkmak için sayısız nedenimiz vardır. Bu bilim ve teknoloji çağında karalara bürünmenin mantıksızlığı nedir? Kim kimi tekrardan köleleştirmek istemektedir? Köleliğe bu kadar heveslenmenin anlamı nedir? İhaneti ve satılmışlığı türbanla kapama hilesini ve çabasını anlamayanlara bir çift sözümüz var. Bari alet olmayın! Hiç olmazsa tarafsız kalın.
“Ben hür doğdum hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım”
Bu adamlar ve bu zihniyette yetişenlerin sözden, iyi niyet gösterisinden, diyaloğ ve tartışmaktan anlamalarını beklemek ham hayaldir. Kullaştırılmış ve akılları ve fikirleri şartlandırılmış zihniyetin yapacağı, şu ya da bu gücün hizmetkarlığını soyunmaktır. Nitekin öylede yapıyorlar.
Ulusal liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün adını anmakta zorlananlar, BUSH gibi bir diktatörün, Kral Abdullah gibi bir İngiliz ve ABD işbirlikcisinin ayağına gitmekte kusur görmüyorlar. Vatan bunlar için hiç bir önemi ve değeri yoktur. Çünkü bunlar kaptı kaçtıcılıktan, aracı-tefecilikten gelme ve işportacılıkdan yetişmedirler. Toprak-su ve emek denen kutsal değerlere yabancıdırlar. İnançları sahte kalpleri kirlidir. Zavallılıklarından ve acizliklerinden çokyüzlü ve gizli gündemlidirler. Yalan ve sahtekarlık meslekleridir. Müslüman görünmelerinin nedeni, inanları yönetmek içindir. Tıpkı karılarının başlarına geçirttikleri başörtüsü gibi birer maskedir.
Bunlar, BOP denen şeytani ve uğursuz planın ortağıdırlar. Milyonlarca, Bosnalının, Afganlının, Filistinlinin, Iraklı müslümanın insanın katillerinin ortağıdırlar. Bunlar kan ve petrolla beslenmektedir. Bunlarda, onur-haysiyet, şeref acıma ne gezer! Ar damarını yitirenlerden arlanma beklemek boşunadır. Tarihin cilvesine bakınız ki; eşkiyacılık dünyaya hüküm salmış. Dünya tek bir ahtapot kılıklı canavara teslim olmuş. Bu öyle bir ahtopot ki; salt insanları ve canlıları yeyip bitirmiyor, havayı, suyu, toprağı ve hatta ışığıda kirletip bitiriyor.
Bu gidişe bir dur diyecek mutlaka var ve hep var olacaktır.
O birileri de; BEN, SEN, O ve BİZ ve de bizden sonra gelecek olanlardır.
Acil ve kaçınılmaz olarak, Laik Cumhuriyete, Sosyal ve Hukuk Devletine sahip çıkma, ülkenin ve milletin birliği ve bölünmezliğini, vatanın bağımsızlığını savunma, FAŞİZME GEÇİT VERMEMEK VE DUR DEMEK İÇİN ortak tepki verme zamanı.
Türkiye, ikinci emperyalist paylaşım ve yıkım savaşından bu güne, rotası limana ters yol almaya devam ettirilen bir gemi durumundadır. Kaptanı ve mürabatı teslim alınmış bir geminin yolcuları olarak, isyan çıkarma ve korsanları gemiden kovmak durumu ile karşı karşıyayız.
Türkiye yi yıkmanın zamanının geldiğine karar verip nota veren ‘şeytan cephesi’ ne ve onların vurucu ve koruyucu gücü batı emperyalizmine hak ettiği dersi vermeliyiz. Geçen yıl olduğu gibi, sokaklara, alanlara akan milyonlara milyonlar katarak meşru müdafa hakkını kullanmanın tam zamanı.
‘Cumhuriyet dönemlerinde doğup büyümüş birkaç kuşağın birden ayağa kalkma ve ‘Yıktırmayız’ diye haykırma günüdür.’
Bugün kolay ve zahmetsiz olan bu şerefli ve onurlu tepkiyi vermeyenler, yarın öbür gün çaresizliğin girdabında kahrolacaklardır.
Söz bitti, şimdi eylem zamanı!
Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’sinin ve çağdaş dünyanın bir neferi olan, her sorumlu ve duyarlı Türk vatandaşın, sadece sözle değil, demokratik hakkını kullanarak, sokakları meydanları, millet meclisini, halkın ne kadar temsil edildiği kuruluş varsa onların etrafında etten duvar örme ve DUR ! deme zamanıdir. Dünyanın ezilen ve sömürülen halklarına örnek olacak eylemlilikleri hayata geçirip, haramilere hakettikleri dersi vermelidir.
Türkiye ve Türk Milleti, soroslara, rantçılara, petrol şehlerine ve yardakçılarına ve de eşkiyaya teslim olacak kadar yüreksiz ve cahil değildir. Geçen yıl sokaklara, alanlara akan milyonlar bir uyarı vermiş idi. Bu kez milyonlara milyon katarak üzerimize çöken karabulutları püskürtebiliriz.
Yeterli söz söylendi, şimdi eylem ve itaatsizlik zamanı.
Demokrasi maskeli zorbalığın maskesini düşürmek üzere anayasal kurumları görevlerini ve yetkilerini kullanmak üzere harakete geçmelerini isteme ve faşizme DUR! deme zamanı.
Bu memleket bizimdir, bizim kalacak.
A.Y.Yıldırım
Şubat 02, 2008 - Genel
ÜNİCERSİTE öğrencisi olduğumuz 1960ílı yıllarda da kimi kız öğrenciler başlarını örterlerdi.
Fakat üniversitenin kapısına gelince başörtülerini çıkarır, ya boyunlarına atar ya da çantalarına koyar, öyle girerlerdi okula.
Onları denetleyen de yoktu. Hiçbir kız öğrencinin başı örtülü diye kapıdan çevrildiğine ve hiçbir kız öğrencinin de başındaki örtüyü çıkarmadan üniversiteye girdiğine tanık olmadık.
Kural, kendiliğinden işliyordu.
Üniversite yönetimleri de bilinçliydi, üniversite öğrencileri de…
Yani Türk üniversitelerinde başörtüsü ya da türban diye bir sorun yoktu.
“Milli Görüş”ün Türk siyasetinde boy göstermeye ve laikliğin zorlanmaya başlaması İle birlikte üniversitelerde başörtüsü veya türban sorunu da ortaya çıktı.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra, darbenin lideri Orgeneral Kenan Evren ile yeni kurulan YÖKíün Başkanı Prof. İhsan Doğramacı kafa kafaya verdiler, üniversitelerde kız öğrencilerin başlarını türbanla örtmelerinin en doğru yol olduğuna karar verdiler.
Oysa önemli olan, kız öğrencilerin başlarını ne ile ve ne şekilde örtecekleri değildi, kız öğrencilerin başı örtülü olarak kamusal alan olan üniversitelere girememeleriydi.
Üstelik başı örtülü olarak üniversiteye girmekte ısrar eden kız öğrenciler, dinin bir gereğini yerine getirmekten çok, laiklik ilkesini delmeye çalışıyorlardı.
Üniversitelere başı örtülü girmek için direnen kız öğrenciler, aynı zamanda “Milli Görüş”ün kadın militanlarıydı.
O yıllarda Adalet Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi, Demokratik Parti ve Türkiye İşçi Partisi gibi partiler de vardı. Bu partileri değil de sadece ìMilli Görüşîü destekleyenler mi Müslümanídı?
AB ve türban
TÜRLÜ safsatalarla, demagojilerle Türkiyeínin nereye götürülmek istendiğinin hala farkına varamayanlar var. “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyen AKPínin samimi olmadığını bilmeyen kalmadı.
İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğuna oturur oturmaz “Ben İstanbulíun imamıyım” diyen, demokrasiyi amaç değil araç olarak gören Recep Tayyip Erdoğan bugün ìLaikliğin teminatı benim” diye böbürleniyor.
Türkiyeínin Başbakanı laikliğin teminatı olduğu için mi İranídaki mollalar “Türkiyeíde laikler kaybediyor” diye neredeyse bayram yapıyor?
Hem bir medeniyet projesi olan Avrupa Birliğiíne tam üye olabilmek için neredeyse egemenlik hakkınızı bile başkalarına devretmeyi göze alacaksınız, hem de laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetiíni mollaların İraníına veya Vehabbilerin Arabistaníına benzetmeye çalışacaksınız!
Ne yaman bir çelişkidir bu!
Çekirge iki sıçrar
DURDUK yerde, hiçbir sorunu olmayan üniversiteleri karıştırdılar.
Üniversiteleri medreseye çevirmek isteyenleri İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mesut Parlak, “Dini sizden öğreneceğiz” diye azarlarken haksız sayılabilir mi?
AKP-MHP ittifakı ile çene altından bağlanan türbanın üniversitelerde serbest bırakılmaya çalışılması, Türkiyeínin başına çok ciddi sorunlar açacağa benziyor.
DP Genel Başkanı Süleyman Soyluínun dediği gibi, “İktidar çarşafa dolandı” ki ne dolandı!
8/4/2008 · Kategori: Makale
Mart 29, 2008 - ATAOL BEHRAMOĞLU
Bazen yazı öncesinde masaya oturmamak için ayak sürürsünüz.Canınız yazmak istemiyordur, konu bulamamışsınızdır, vb.
Bazen de yazıya bir an önce başlamaya can atarsınız.
Şu anda olduğu gibi…
Bırakın yazmayı, içimden şöyle bağırmak geliyor: Bunlarla uzlaşılmaz.
Uzlaşma kültüründen, demokrasi kültüründen, uygarlık kültüründen yoksun bu insanlarla herhangi bir uzlaşma olasılığı yoktur.
Az önce bir TV programında bir önceki Meclis Başkanı’nı izliyordum. Karşısındaki deneyimli gazetecilerin sorularını, kılı kıpırdamaksızın, papağan gibi, duymaktan artık mide bulantısı gelen cümlelerle tekrarlıyor. Söyledikleri aşağı yukarı şunlar: Yüzde kırk yedi oy aldık, muhalefetin bir bölümü de yanımızda, Meclis’te istediğimiz yapamayacak mıyız, istediğimiz yasayı çıkaramayacak mıyız?
Demokrasi bilgisinden ve bilincinden, Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan temel değerlerden habersiz, beyni yıkanmışçasına, robotlaşmışçasına bu türden bir ezberi tekrarlayıp duran biriyle nasıl iletişim kuracak, nasıl uzlaşacaksınız?
Nitekim, soruyu yönelten deneyimli gazeteci susuyor. Herhalde söyleyecek söz bulamadığından değil, daha başka bir şey söylemeye gerek duymadığından, can sıkıntısından…
***
Yazıya başlamadan önce, internette gazete haberlerinde, köşe yazılarında göz gezdiriyorum.
Sivil toplum örgütlerinin uzlaşma çağrısı, filan…
Köşe yazılarının hemen hepsi de bu konuyu işliyor…
Eski solcu ya da liberal ya da darbeci, günümüzün amansız AKP yandaşlarının sinik ya da saldırgan bir üslupla dile getirdikleri utanç ve usanç veren görüşlerini, AKP’ye karşı her türlü muhalefete inanılmaz bir “taraf” lılıkla “katil” yaftası yapıştıran ve bunu yaparken yazısını düşük düzeyde bir edebiyat sosuyla bezemeye çalışan yazı erbabının hezeyanlarını bir yana bırakıyorum.
Bu türden yazılarda ben insanın ne kadar küçülüp alçalabileceğini, ne ölçüde kimlik bozulmasına uğrayıp değersizleşebileceğini görüyorum.
Uzlaşma çağrısını destekleyen iyi niyetli kimi yazılarda ise, herkese sağduyu çağrısında bulunuluyor….
Bu şuna benziyor: Kabadayının biri mahalleyi egemenliği altına almış, sövgü ve tehdit yağdırmada. Mahalleli savunmada. Yargı da sonunda kıpırdamış, kabadayı sıkıntıya girmiştir. Şimdi birileri, sövene de sövülene de eşit uzaklıkta, herkesi sağduyuya çağırıyor… Böyle bir çağrı, en basit akıl ve adalet ölçülerine aykırıdır. Siz önce o kabadayı zararsız hale getireceksiniz. Yoksa haklıyı ve haksızı ayırmaksızın, suçluyu cezalandırmaksızın yaptığınız uzlaşma çağrısı, sıkıntıdaki kabadayıya biraz dinlenip güç kazanma fırsatı sağlayacaktır…Yeniden bildiğini okumak için…
***
Türkiye’deki kargaşanın nedeni bellidir. Dinci parti, ABD ve AB desteğinde, ülkeyi kimlikli ve onurlu bir cumhuriyet olmaktan ikinci sınıf bir din toplumuna dönüştürmeye çalışıyor. Yasal ve yasadışı Kuran kurslarıyla, toplumun her kesiminde imam hatip kültürünü egemen kılma çabasıyla, tarikatlarıyla ve yeşil sermayesiyle, bu yönde durmaksızın yeni mevziler kazanıyor. Cumhuriyet ise elde kalan kurumlarıyla, sağduyusunu henüz yitirmemiş insanlarıyla yasal savunma hakkını kullanıyor ve bunda başarılı olacak gibi de görünüyor… Tam da böyle bir anda, ortada iddianamesi de bulunmayan bir soruşturma bütün yurtseverleri kapsayacak bir yönelime girmişse, bu olgular arasında bağıntı kurmamak olanaksızdır…
***
Akıl ve akıldışı arasında uzlaşma olamaz.
Bugün yapılması gereken, dinci partiye sıkıştığı köşeden çıkma olanağı tanımamak, yurtseverler olarak da apaçık provokasyonlar ve ancak akıl hastalarının inanabileceği paranoyak safsatalar karşısında her zamankinden daha uyanık, daha bilinçli, daha çok dayanışma içinde olmaktır…
Nisan 05, 2008 - ATAOL BEHRAMOĞLU
29 Ekim 1923′te Ankara’daki Millet Meclisi’nin ilan ettiği Türkiye Cumhuriyeti’nin gerisinde yaklaşık yüz yıllık bir düşünce birikimi; sayısı on binler ve yüz binlerle ölçülebilecek dergi, broşür, kitap sayfası; hapisler, sürgünler,suikastlar, savaşlar, yıkımlar, toplumsal kargaşalar, sayısız kişisel acı ve özveri ve hepsinin sonucunda da olağanüstü zorluktaki koşulların alt edilmesiyle kazanılmış bir Kurtuluş Savaşı vardır. Tarih kitaplarında birkaç cümleyle de özetlenebilecek bütün bu olguların ayrıntılarına girildiğinde Türkiye Cumhuriyeti’ni oluşturan yaklaşık yüz yıllık birikimin baş döndürücü öyküsüyle karşılaşırız.
Bu öykü Tanzimatçı aydınların savaşımıyla başlıyor.
“Vatan “, “Millet “, “Hürriyet ” kavramlarını Türkçede ilk kez telaffuz eden Namık Kemal, İbrahim Şinasi , Ziya Paşa gibi ilk öncülerin ölümsüz adlarıyla özdeşleşiyor..
Ali Suavi gibi laiklik düşüncesinin ve Cumhuriyet kavramının bizim topraklarımızda ilk savunucusu, gözüpek bir düşünür ve eylem adamından; Mithat ve Ahmet Vefik Paşa’ lar gibi kültür ve devlet adamlarından; Sâtı ve Bedi Nuri kardeşler gibi kimilerinin adları bugün ne yazık ki unutulmuş ya da unutturulmuş seçkin eğitimci ve düşünürlerden; Batılı anlamıyla ilk felsefecilerimiz Ahmet Şuayıp ve Baha Tevfik’ ten; büyük Tevfik Fikret’ ten, Ziya Gökalp’ ten, Mustafa Suphi’ den; “Genç Kalemler ” ve Ömer Seyfettin’ den; siyaset, felsefe, toplumbilim, dil, edebiyat alanlarında adlarının tek tek yazılması sayfalar dolduracak nice aydınımızın yapıtlarından, uğraşlarından, çabalarından geçerek Mustafa Kemal ve kuşaktaşlarına ulaşıyor…
Bu büyük bir öyküdür.
Akılla, duyguyla, özveriyle, cesaretle, çok büyük acılar ve çabalarla yazılmış bir öykü.
Türkiye Cumhuriyeti bir çırpıda kurulmadı.
Bugün sahip olduğumuz kimliklerimizin gerisinde kimsenin küçümsemeye, yok saymaya yeltenmemesi gereken büyüklükte bir siyaset ve düşünce tarihi var.
Mustafa Kemal’in önderliğindeki Kurtuluş Savaşı’nın zaferi ve sonrasındaki modern, bağımsız devletin, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu, bu tarihi taçlandırdı, onun hedeflerini gerçekleştirdi; en üst düzeyini, doruğunu oluşturdu.
***
Gericiler, aydınlanma düşmanları bugün olduğu gibi dün de vardı.
Bugünkülerin yazıp çizdikleri, savundukları ile dünkülerin savundukları ve üslupları arasındaki benzerlikler, koşutluklar, şaşırtıcı, ibret vericidir.
Dünün şeriat savunucularının, işgalci güçlerle ağız birliği yaparak Anadolu’daki kurtuluş hareketine sövenlerin benzerleri, aynı üslup ve içerikteki kimlikleriyle sahnedeler.
Tarih tekerrür etmiyor belki. Fakat kahramanlar gibi hainler, aydınlanma savunucuları gibi karanlık yandaşları da tarih sahnesinde hep var olagelmiştir…
Fakat bu ikinciler, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde hiç bu kadar güç sahibi olamamışlardı…
***
Türkiye Cumhuriyeti kendini savunuyor, savunmak zorunda.
ABD ve AB güdümünde “dinsel kimlik ” vurgusunun bugün yapılmakta olduğu gibi öne çıkarıldığı bir Türkiye’de, ne liberal, ne demokrat ne de sosyalist bir düzenin sözü edilebilir.
Ancak faşist, teokratik, sömürge konumunda ve parçalanmış bir toplum olunabilir.
İster liberal, ister sosyal demokrat, ister daha da solda olalım, çağdaşlığın önkoşulu; aklın üstünlüğü demek olan laikliğin kayıtsız koşulsuz korunup savunulması ile kişilerin de toplumların da en temel değeri olan bağımsızlık duygusuna sahip olmaktır.
Asıl anlamıyla Batılılık değerleri de, AB yalakalığı, budalalığı, hayranlığı, dilenciliği değil, bunlardır.
1920′lerin, 30′ların ve sonrasında 60′ların Türkiye’si böyle bir bilince ve duruşa sahipti…
İçerden ve dışardan saldırı altındaki Türkiye Cumhuriyeti kendini savunuyor, savunmak zorunda…
Bunun tersi, laik Cumhuriyetin kendini savunamaz duruma düşmesi, ABD-AB sömürgecilerinin ve içerdeki omurgasızların dilinde anlam bozulmasına uğrayan, büyük bir utanmazlıkla bir yalan ve tehdit silahına dönüştürülen “demokrasi” değil, Türkiye’nin hem kendi uygarlaşma tarihine ihaneti hem de çağdaşlık sahnesinden sonsuzca silinmesi olacaktır…