Eğitim Sen Şube Başkanı Tufanyazıcı: “YÖK anti-demokratik bir ya

17/11/2009 · Kategori: Kastamonululardan

Eğitim Sen Şube Başkanı Tufanyazıcı: “YÖK anti-demokratik bir yapıdır”

*28. kuruluş yıl dönümünde YÖK’ü eleştiren Eğitim Sen Şube Başkanı Zahide Tufanyazıcı, “YÖK, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler üzerinde denetimin sağlanması, üniversitelerin toplumsal bağlarından koparılarak denetlenir hale getirilmesi için 6 Kasım 1981’de kurulan anti-demokratik bir yapıdır” dedi.

Eğitim Sen Kastamonu Şube Başkanı Zahide Tufanyazıcı, kuruluşunun 28. yıl dönümünde YÖK’ü yaptığı basın açıklamasında sert bir şekilde eleştirdi.

YÖK’ün 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler üzerinde denetimin sağlanması, üniversitelerin toplumsal bağlarından koparılarak denetlenir hale getirilmesi için 6 Kasım 1981’de kurulan anti-demokratik bir yapı olduğunu söyleyen Zahide Tufanyazıcı, “Nitekim 12 Eylül sonrasında yürürlüğe konulan yeni toplum projesinin üniversite gençliği üzerinde etkin kılınması noktasında en önemli işlevi YÖK görmüştür. 12 Eylül ile birlikte, toplum Türk-İslam sentezi ideolojisi doğrultusunda ırkçı-gerici düşüncelerin etkisi altına alınırken, üniversitelerimiz de bu etkiye paralel olarak ırkçılığın ve gericiliğin hegemonyası altına sokulmaya çalışılmıştır. YÖK, bu zihniyetin kurucusu, temsilcisi ve güvencesi olarak 28 yıldır görevini sürdürmektedir” dedi.

YÖK’ün üniversitelerin yeni liberal politikalar doğrultusunda yeniden yapılandırılmasında da etkin rol aldığına değinen Tufanyazıcı, “YÖK’ün kuruluşu ile birlikte vakıf üniversiteleri adı altında paralı üniversiteler kurulmuş, kamu üniversiteleriyse öğrencilerden alınan har(a)çlarla adım adım paralı hale getirilmiştir. Bir yandan ırkçı-gerici düşüncelerin gençlik üzerinde yaygınlaştırılması için hakim düzenin aktarım kayışı haline gelecek bir ‘üniversite’ modelinin inşasında önderliğe soyunan bu kurul, diğer yandan da geride kalan 28 yıllık süreçte sermayenin istekleri doğrultusunda yeniden yapılanma, paralılaştırma ve piyasalaştırma uygulamalarının da öncülüğünü üstlenmiştir. Yaşanan değişim üniversiteyi toplumdan koparmakta; sermayeye, siyasal iktidarlara daha da yakınlaştırmaktadır” diye konuştu.

“Üniversitelerin birer işletme olarak kendi kaynaklarını yaratması, öğrencilerin ekonomik gelir kaynağı ya da müşteri olarak tanımlanması, bunun yanında özgür, sorgulayan, düşünen üretken bir gençlik kesiminin ortaya çıkmasının engellenmesi ulaşılmak istenen başlıca amaçlardır” diyen Zahide Tufanyazıcı açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Son dönemde ise özellikle üniversitelerin sermaye gereksinimleri doğrultusunda yapılandırılması adına YÖK, araştırma üniversiteleri ve danışma kurullarının oluşturulması gibi talepler etrafında, asli bileşenlerin üniversite yönetimlerinde söz, yetki ve karar mekanizmalarından tamamen dışlandığı bir yapının kurumsallaşması için girişimlerini hızlandırmıştır. Bu durum, karar mekanizmalarının üniversitelerin asli bileşenleri olan eğitim ve bilim emekçilerine, öğrencilere tamamen kapatılmasını işaret eden anti-demokratik YÖK düzeninin yeni koşul ve gereksinimlere göre pekiştirileceğinin ve yapılandırılacağının işaretlerini vermektedir. Bu yapılandırmaya karşı üniversitelerin bilimsel bilgiyi üreten, ürettiği bilgiyi toplumla paylaşan kurumlar olarak belirmesi ise, üniversitelerin kamusal bir anlayışla yeniden tanımlanmaları, sermayeden ve siyasal iktidardan özerk kurumlar olmaları ve üniversitelerin bütün bileşenlerinin karar süreçlerine katıldığı; söz, yetki ve karar hakkının olduğu bir demokrasi anlayışının geliştirilmesi ile mümkündür. Bu çerçevede Eğitim Sen olarak, YÖK’ün 28. kuruluş yıldönümünde, her yıl daha da önem kazanan taleplerimizi bir kere daha seslendiriyor ve demokratik-özerk üniversite için tüm üniversite bileşenlerini 7 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirilecek mitinge katılmaya davet ediyoruz.”

Talepleri ile ilgili olarak ta Zahide Tufanyazıcı, “Üniversiteler siyasal iktidarların etki alanında olmaktan çıkarılmalı, üniversitelerin tüm kurumlardan, siyasi iktidardan ve sermayeden bağımsız olarak kendi kararlarını almaları sağlanmalıdır. YÖK ve siyasal iktidarın temsil ettiği anlayışlar üniversitelerimizden ellerini tamamen çekmeli, özgür bilim ve sanat, demokratik-katılımcı yönetim ve özerk-bilimsel üniversite anlayışının hayata geçirilmesi için gerekli adımlar atılmalıdır. Hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılmamalı, yoksul-emekçi çocukların kapılarından geri dönmeyeceği bir üniversite sistemi kurulmalıdır.

Üniversiteler demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır. Üniversiteler hakkındaki kararlar üniversite bileşenleri tarafından verilmeli. Üniversite bileşenleri, üniversiteler hakkında söz, yetki ve karar sahibi kılınmalıdır. Üniversitelerde paralı eğitim uygulamasının her türüne son verilmeli, öğrencilerin eğitim sürecindeki bütün ihtiyaçları devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanmalıdır. Üniversiteler üzerinden yürütülen gerici-faşist yapılanmaya son verilmelidir.

Bugün hak arama mücadelesi yürüten öğrencileri sindirme aracı olarak uygulanan soruşturmalara ve öğrenciler üzerinden kurulmak istenen baskıcı yapıya son verilmelidir” diye konuştu. 

Cahit Ilgaz

11/5/2009

KURTULUŞ YOLU… / Fikri UZUN

27/11/2007 · Kategori: Kastamonululardan

ads_z4.jpgÜlkemizin kurtuluşunda en çok özveriyi gösteren sadece Kastamonu halkı değil elbette. Erzurum’dan, Kars’tan, Sivas’tan Adana’dan ve öteki illerden de savaş alanlarına mermi erzak taşındı kuşkusuz.
Bizim, Kurtuluş Savaşı’na katkımız bambaşka…
Birincisi, mermi ve erzakı İnebolu’dan savaş alanına taşıdığımız yeryüzü yapısı düz ova değil. Engebelinin de ötesinde uçurum. İşte bu uçurumlardan yağmurda çamurda, karda, kara kışta kağnı arabalarıyla geçip ulaştırılmış cepheye mermi erzak.
O günlerin anlatımında, abartma ekleyip ulama yok, olsa-olsa unutulanlar vardır.
O günleri bire bir yaşayan, askeri faaliyetler içinde görev yapan değerli
hemşerimiz Nurettin Peker’in anılarını yazdığı kitaptan edindiğimiz bilgilere göre; Kastamonu Mustafa Kemal yanlısı olmasa, Mustafa Kemal yanlılarına geçit vermese özverili davranmasaydı, Kurtuluş Savaşı tehlikeye girebilirdi. Canla başla mermi nakli yapılmasaydı, Sakarya Savaşı kazanılamazdı.
Erkeklerin savaş alanında olması nedeniyle mermi taşıyan; sakat, gazi, çocuk ve kadınlardan çoğu, doğanın acımasız koşullarına dayanamayıp yollarda ölür. Yükünü sağ olanlar paylaşır. Mermi taşıyan kadınlardan birisi (Şehit Şerife Bacı) nedendir bilinmez, şehrin kıyısına, kışla önlerine kadar gelmişken arabasını durdurur, uyur, donarak ölür. Bu öyle basit sıradan bir ölüm değil, “yüz kerre, bin kerre” konuşulsa anlatılsa az gelecek bir ölümdür.
Uyuduğunda üstüne örtmesi gereken arabasındaki yorganı mermilerinin üstüne örtüp, kendisi de üşümesini istemediği kızının üstüne abanır. Ve donarak ölür.
Mermiler ıslanmaz, kızı ölmez.
Kastamonu Basını ve yazarları yıllardır bu mermi cephane taşınan yolun, şehit düşen Şerife Bacı’nın ve Kurtuluş Savaşında Kastamonu’nun önemini gündemden düşürmediler. Düşürmediler, “Bağımsızlık ruhu”nun “dumura” uğramasını istemiyorlardı…
Birkaç gün önce (Temmuz Ayı içinde) İskenderunlu coğrafya öğretmeni bir bayanla tanıştım. Kastamonulu olup, İskenderun’da görev yapan bir kızımızın kapı komşusuymuş. Kastamonu’ya davet edilmiş. O da kırmamış gelmiş.
“Ne iyi etmişte gelmişim, bu güzel memleketi tanımışım. Ben daha önceleri Kastamonu’yu ve Kastamonu’nun Kurtuluş Savaşındaki önemini ve özverili katkısını bilmezdim. Kastamonu’nun yerini, coğrafi konumunu görüp, hele-hele Kurtuluş Savaşındaki gayretlerini okuyup, Şerife Bacı gibi bir şehidiniz olduğunu öğrenince anıtını görünce bir coğrafya öğretmeni olarak kendimden utandım. Emekli olacaktım olmadım. Bir yıl erteledim. Kastamonu’ya olan borcumu ödedim. Bütün sınıflarda, öğretmen odasında Kastamonu’nun Kurtuluş Savaşı’ndaki özverili davranışı ve kağnı arabasıyla engebeli yolları zorlukla aşan, acımasız, soğuk bir kış günü mermi taşırken donarak ölen, kızı ve kızı kadar “şefkat” gösterdiği mermilerini, ölümü pahasına kurtaran Şehit Şerife Bacıyı anlattım. Hayranlıkla dinlediler.
Çok güzel bir memleketiniz, her yerde övünerek anlatabileceğiniz yaşanmış gerçek öyküleriniz var.
Övünmeniz için bir Şerife Bacınız bile yeter” dedi ve ekledi: “ O günleri gözümün önünde canlandırıyorum da; Mustafa Kemal’e dil uzatanları kınıyorum.
Padişahlardan söz açıldı; hiçbir padişahın “Vatan haini” olamayacağını, olsa-olsa yeteneksiz olabileceğini söylesem de, öğretmen Hanım; Son padişah Vahdettin’in İngilizlere sığındığını, aynı padişahın daha önce de İngilizlerin güdümünde davrandığını, ya Amerika’nın, ya da İngiltere’nin güdümüne girmemiz gerektiğini söylerken Mustafa Kemalin onurumuzu kurtardığını belirtti.. Ne yazık ki bu gün aynı noktaya geri döndük” dedi
Dönemeci bol o eski yolları biliyordum da kazma kürek, çekiçten sonraki yol yapım makinelerinin kazma kürekle yapılan o yolları yok ettiğini sanırdım.
Vadiler arasına saklanan. Sözünü edeceğimiz yol, kurtulmuş.
İnebolu- Ankara yolunu ilk kez padişahlık yönetiminin son yıllarında, Anadolu da ilk kez açılan Kastamonu Lisesi’ni yaptırıp öğrenime açan, Kastamonu Valisi Apdurrahman Paşa açtırmış. Cumhuriyet Dönemi’nde, gelip giden iki kamyon sığacak kadar genişletilmiş.
Hep merak ederdim mermi taşınan, insan nakledilen üzerinden geçilen o eski yolun nasıl olduğunu
Kastamonu merkezinde, seyyar Milli piyango bileti satan Ali Kendir, o yollardan katırla geçerek, Kastamonu köylerinde; “arpiynen, buydiynen, çorap eskisiynen.” incir, üzüm, kırık leblebi satmış. “İki günde gelir, üç günde satar, iki günde de geri döner sattığımız mal karşılığı aldıklarımızı gemiye yetiştirirdik” diyor.
O zamanki yolun, Oyrak Deresinden geçmediğini ve nereden geçtiğini ondan öğrendim.
Geçtiğimiz günlerdeki aşırı sıcaklardan bunalıp, Abana’ya kaçmayı uygun gördüğümde, esas “Kurtuluş Yolu’ndan” gitmeye karar verdim. Yolda kalmayı, çile çekmeyi göze aldım.
Eşim ve kızımın moral desteği ile Meslek Yüksek Okulu yakınından sallanıp, doğayla barışık dönemeçli yollardan geçtim, Şeker Köprünün üstünde durdum. İlerisindeki geniş alana dakikalarca baktım. Kim bilir kimler, ne afra tafralı hazırlıklar sonucu kimleri karşıladı. Yerlisi-yabancısı, dostu-düşmanı karşıladı, karşılandı üzerinde durduğum köprüden geçti? At ile arabayla, son model faytonla…
Kurtuluş Yolunda ilerledim. İlerledikçe büyük haz duydum. Düşlere daldım.
Çocukluğumu anımsadım.
Kastamonu Araç Yolu kıyılarında hayvan otlatırken caddeden geçen, Kastamonu-Karabük, Karabük- Kastamonu arasında posta çeken “Öylen Postası” yerden toz kaldırır, biz o tozu “Postadan” (otobüs) çıkıyor sanırdık. Eksozdan çıkan benzin kokusu tozla karışınca bir başka kokardı.
Kimi zaman da; kapısında, NAFIA VEKÂLETİ yazan portakal renkli, koç burunlu Ankara plakalı kamyonlarla yolun bozulan yerlerine çamurlu kum çekilirdi. Çok bozulan yerlere kazmayla kazılıp, taş çakılırdı.
Şeker Köprü’den başlayıp, Seydiler’de biten üzerinden geçtiğim, esas Kurtuluş Yolu da öyle yapılmış, büyük rastlantı sonucu yalnız ve sağlıklı kalmış, unutulmuş, sapasağlam ayaktaydı.
O yoldan, ömrümde aldığım sayılı hazlardan bir benzerini duyarak, ikinci vitesi ileri geçmeden arabanın titreşimine izin vermeden ilerledim.
O yılların arabalarının en yüksek hızı, şimdiki araba, ya da kamyonların ikinci vites hızı kadardı.
Bir sanat eseri, anıt değerindeki köprülerde durup, taşlarını okşadım. Yerdeki, çekiçle çakılan taşları inceledim. Demir tekerlekli at arabalarının taşların üstünden geçe-geçe taşları ovalleştirdiğini bu yolda da gördüm. Otomobil tekerleklerinin düştüğü, amortisörlerin küt-küt vurduğu asfalt yollardaki bozuk çukurlar yoktu.
Yıllara meydan okuyan yol, bozulmamış, capcanlıydı.
Seydiler’den ötesi bozulmuş, asfalt kaplıydı.
Ali Kendir’den başka; eski Küre Belediye Başkanı, ondan önce fırıncı, daha da önce kamyoncu “Muhterem insan” Ayhan Er, o yolu biliyor. Oyrak Deresi’nden geçen yol yapıldıktan sonra o yoldan bir daha geçmemiş..
“O zamanlar çok araba yoktu. Tomruk çekerdik Kastamonu’ya. Yolda bir kamyona ya rastlardık, ya rastlamazdık. İnebolu’dan Kastamonu’ya altı saatte varırdık” diyor.
Yol üzerinde yolun kenarlarında hayvan otlatan bir iki kadından başka hiçbir taşıt aracına ve canlıya rastlamadım.
Bu bir keşif değil. Var olup unutulanı tanımak, tanıtmak anımsamak.
Bu “Canlı müze” niteliğini taşıyan yol; görmeğe o günleri anımsamaya, çekiçle yere çakılıp arasına kum doldurulan taşları incelemeye, sanat eseri köprüleri okşamaya değer.
FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ >>>
Fotoğraflayan: Özge Uzun

KÜLLİYE / Fikri UZUN

27/11/2007 · Kategori: Kastamonululardan

Büyük laf etmiş olmak için kimi kişiler, dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş sözcükleri sık-sık kullanırlar. Belki de alışkanlıktan.
“Külliyen” sözcüğü de bunlardan biri. Sözcük, sanırım Arapça; “Tamamen, hepsi birden” demek.
Külliye sözcüğü de; hepsi bir arada anlamında.
Türkler Müslüman olduktan sonra, cami ve çevresine sosyal yapılar yapımına önem vermişler.
Osmanlı Devletinin kuruluşundan sonra da bu gelenek hızla sürdürülmüş. Osmanlı Devletinin önemli yönetim birimlerinden Kastamonu Sancağı, kurulan bu külliyelerden nasibini hakkınca almış.
Yakup Ağa Külliyesi bunlardan biri.
Ak Mescit Mahallesi, Kefeli Yokuşundaki o yıkık dökük yapıların arasında, sağ salim ayakta kalabilen “Yakubağa” Camisi harap olmamış, özelliğini korumuş, daha doğrusu korunmuş, ilk yapıldığı gibi dururdu. Ramazan aylarında, daha çok sevap alabilmek için cami-cami gezdiğimiz gecelerde teravih namazı kılmağa, yaz aylarının o, sıcak kokan sıcağında okuldan kaçıp sigara içmeğe, ağaçlarının dibinde serinlemeğe giderdik. Rüzgâr da ifil-ifil eserdi. İki yanıma baktığımda, bu orman memleketinde, bu yapıların neden taştan yapıldığını merak ederdim.
Cami bitişiğindeki yapıların kesme ve yontma taştan örülü duvarları göçmüş, kubbeleri çökmüşte olsalar, bir devin iskeleti gibiydiler.
Hiç yıkılmayan küçük odalı bölümün odalarında, “yılkı”ya bırakılmış insanlar yatardı. Odaların kapıları yoktu. İçine bakmaya korkardık.
Odaların önündeki boşluğun üstünde kubbeler vardı. Kubbeyi tutan mermer direk ve direkler arasına dövme demirler uzatılmış, duvarlar, direkler birbirlerine tutturulmuştu. Demirler çekiçle dövülerek yapılmış, üzerlerinde çekiç izleri belliydi. O kalınlıktaki demirleri, kimlerin hangi ocakta ısıttıkları, nasıl bir çekiçle kusursuz o dört köşe şekli verdikleri ilgimi çeker, dakikalarca bakakalır, düşler kurardım.
Alt tarafındaki odalar daha büyük, daha yüksek, daha yıkıktı. Orada da, Geymene çevresinden, ya babası tarafından evden kovulmuş, ya da kendiliğinden şehre göçmüş gençler, sağlam kalabilen kubbe bölümlerinden birisinin altına körük kurar, örs yerleştirir, demir yarar satar, ya da mıh keserdi.
Ninemin iki erkek kardeşinden büyüğü, Şükrü Çavuş Dayım; askerliğini Doğuda, Dördüncü Orduda savaşarak, küçük kardeşi Köse Dayım da; Kefelide mıh keserek yapmış Devlet, geri hizmeti uygun görmüş Köse Dayıma.
Babamın amcası Topal Hacı da, Katır kolundaymış, topal olduğundan savaş alanına yollamamışlar. İnebolu’dan Ankara’ya “mermi-erzak” taşıyanlar arasında görev yaparak yapmış askerliğini.
Yokuşun adı mı kefeli, yokuş Kefeliden mi adını aldı bilinmez? O yıkık dökük kubbeler ve duvarlar topluluğuna; “Kefeli”, yanı başındaki yokuşa da; “Kefeli Yokuşu.”denirdi. Yokuşa yukarı çıkılırken yolun sağındaki yıkıntıda “Sıbyan Mektebi” imiş. Belki, “iki geçeli” anlamında, Kefeli dediler.
Geçtiğimiz yıllarda, kırık kanatları altında demir yarıp mıh kesen zanaatkârlarını, yıkılmamış küçük odalarında barınan yersiz yurtsuz konuklarını da kaybetti Kefeli. Yıkıldıkça yıkıldı, yok olmamak için var gücüyle direndi, yıllarca direndiği gibi.
O yıkık dökük duvarlara, göçmüş yapılara; “Eskiden kalma” der, ne olduklarını bilmezdik.
Vakti zamanı gelip de vakıflar Bölge Müdürlüğünce onarılmağa başlandığında; o yapı topluluğunun Yakup Ağa Külliyesi olduğunu öğrendik, yapımı bitince imrendik.
Cami, mektep, (ilkokul) medrese, imarethane, hastane gibi, halk yararına ve eğitim amaçlı kurumlarından kimilerinin, ya da tamamının bir arada oluşu “Külliye”.
Osmanlıların ilk işlerinden birisi olmuş külliye kurmak Bilim adamı yönetici yetiştirmek. On beşinci asır ile on yedinci asır arasında külliye kuruluşları hız ve ün kazanmış. Bursa Sultaniye Medresesi, çevresinde ve İslam dünyasında isim yapmış, adından övgüyle söz edilmiş.
Bu kuruluşlarda bilim ve din adamları yetiştirilir, imarethanesinde yolcu ve yoksullar yemek yer, gerekirse giydirilirmiş. Kendisi ile birlikte atı arabası, katırı devesiyle hizmet gören yolcuların üç günden fazla durmasına göz yumulmazmış.
İmarethaneleri; padişah, saray adamları ve “hali vakti” yerinde olanlar yaptırır, vakıflar ayakta tutarmış.
Kastamonu Yakup Ağa Külliyesini, on altıncı yüzyıl başlarında, Yavuz Sultan Selim’in Hocası Halimi Çelebi Yaptırmış. Kanuni Sultan Süleyman’ın Kilerci Başı sı Yakup Ağa tarafından 1547 yılında onarım görmüş, medrese büyütülmüş, imaret eklenmiş.
Hemen her ilde kurulan külliyelerden çoğu günümüze kadar gelemeden yok olup gitmişler. Kastamonu ilinde kurulanların tamamı ayakta kalabilmiş.
Bu külliyelerdeki medreselerden (yüksek okul) yetişen birçok Kastamonulu bilim adamları, Osmanlı Devletinin çeşitli kademelerinde, daha çok sarayda görev yapmış, şehzadeleri eğitmiş, ülke yönetimine, bilim ve kültürüne katkıda bulunmuşlar.
Yeni kurulan üniversitemizin, eğitim kurumlarımızın katkılarıyla neden “bilim ve kültür merkezi” olmayalım?
Bu topraklarda bu maya var.

KÜLTÜR KENTİ / Fikri UZUN

27/11/2007 · Kategori: Kastamonululardan

Yıllardır uğraştığımız, özlemle beklediğimiz, Kastamonu’ya üniversite kurulması kararına, Tıp Fakültesi de açılıp dekanlığına Prof. Dr. Sırrı Kes’in getirilişine hep birlikte sevindik.
Kastamonu Üniversitesi Rektörlüğüne kimin getirileceğini merakla beklemeğe başladık.
Beklentimiz Sayın Prof. Dr. Bahri Gökçebay’ın Kastamonu Üniversitesi rektörlüğüne atanması, nedeni de; “yaptıkları yapacaklarının teminatı” olmasıydı. Üstelik Sayın Gökçebay, Kastamonu’ya yerleşmiş, en ileri Kastamonulu kadar Kastamonuluydu.
Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğüne atandığında, okulu kısa sürede kurmuş, çevresindeki engebeli alanın deresini tepesini çalı dibine varıncaya dek dekore etmiş, mezberelik (çer-çöple kaplı) çevresini yaşanılır duruma getirmiş, kurduğu MYO, öteki MYO larına ve kimi üniversitelere örnek olmuştu.
Sayın Prof. Dr Bahri Gökçebay, Kastamonu Üniversitesi rektörlüğü onaylandığında, kısa sürede üniversitemizdeki eğitim kalitesini en üst düzeye çıkarmağa çalışacağını, marka üniversite yapmak istediğini belirtti.
Var olan binaların yetersiz olduğunu, hızla bina yapımına başlamaları gerektiğini, kendilerine ayrılan ödeneğin bina yapımına yetmediğini, yetmeyeceğini belirtti. Hayırsever, varlıklı iş adamlarından hatırı sayılır katkı beklediğini ve yaptıracakları binalara adlarının verileceğini açıkladı.
Başka illerde tek başına üniversite kuracak iş adamları çıkarken, Türkiye’nin 17. büyük ili Kastamonu’dan, tek başına bir bina yaptıracak birkaç kişi neden çıkmasın?
Bir iki yılda binalarını bitirmek, kimi fakültelerde yüksek öğrenim gören öğrencileri okul sıralarından kurtarmak modern sınıflarda, modern masalarda öğrenim görmelerini sağlamak isteyen Sayın Gökçebay’a destek olmak, gücü yeten herkesin kutsal görevi olmalı. Binaların yapımı ne kadar kısa sürede bitirilirse, üniversitenin de o kadar kısa sürede eğitime başlayacağı bilinmeli.
İlimizi ziyaret eden YÖK başkanı Sayın Prof Dr. Orhan Teziç; 16 yıldır Ankara Üniversitesi Kastamonu Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü yapan, (Şimdi, Kastamonu Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu oldu) yaşadığı her yılın hakkını veren Prof. Dr. Bahri Gökçebay’ın yaptıklarını gördüğünde teşekkür edip, neler yapabileceğini düşünmüş; Kastamonu’nun bir kültür kenti olacağını söylemiş.
Aslında zorlama değil, Kastamonu gerçekten kültür kenti
Osmanlı Devletinin kuruluşundan bile öncelere uzanan Osmanlı sarayına devlet adamı, padişahlarına hoca yetiştiren medreseleri ve cumhuriyet döneminde, Kastamonu Lisesi, (Apdurrahman Paşa Lisesinden önceki adı) Sanat Okulu gibi hatırı sayılır okullarında bilim sanat kültür adamları ve yöneticiler yetiştiren Kastamonu, Üniversitesiyle neden kültür kenti olmasın?
Su, eski yatağından yeniden akarmış.

« Önceki ::