Son yıllarda, başta Türkiye’mizin ve dünyanın en çok ilgi duyduğu, değişik ülkelerin gündemini oluşturduğu, konu; Amerika’nın (ABD) Irak’ı “işgali”, İsrail’i koruma tutkusu, İsrail’in Ortadoğu’ya olan ilgisi, çevre ülkelerinin İsrail’e karşı duyduğu nefretin nedeni?
Gelin, hep birlikte, geçmişe bir göz atalım.
ABD 12 Eylül 2003 de İkiz Kulelere yapılan saldırıyı bahane edip, Orta Doğu’ya yerleşmenin yollarını aradı.
İkiz Kulelerin, uçak çarptırılarak yıkılmasından sorumlu tuttuğu Usame Bin Ladin’i (Hüsamettin) destekliyor gerekçesiyle, Afganistan’daki Taliban Yönetimi’ni devirip, ülkeyi denetimi altına aldı.
“Terörü destekliyor, kimyasal silah üretiyor” gerekçesiyle de, Irak’ı dünya devletlerinin olduğu kadar, çevre devletlerinin de kafasını karıştırıp, gözden düşürdü. Dünyayı ve çevre ülkeleri “bu beladan” kurtarmak adına; Okyanus ötesinden gelip, Irak’ı günlerce gökyüzünden bombaladı.
Limanlarımızı, hava alanlarımızı denetimi altına almak, silahlı gücünü yurdumuza konuşlandırmak, üzereyken, halkımızın tepkisiyle karşılaştı...
O günlerde, aşağıdaki yazıyı yazmışım.
Son yüzyıl, geçen bin yıllara bedel. Son model silahlarla acımasız savaşlar, akıl almaz buluşlar, kolaylıklar. Bilgisayarından kâğıt mendiline, cep telefonundan naylon torbasına, ipine urganına varıncaya dek.
Çağımızın (uygarlığı yakaladığını sandığımız) Amerika’sı, zapt olmuyor. Masallardaki savaş nedenlerini aratmayan gerekçelerle o yana bu yana “çalpan çalıyor.” Dur sus dinlemeden.
Ortadoğu; kültürlerin dinlerin gelişip, dünyaya yayıldığı bilinen binyıllardan bu yana önemli bir bölge. Petrolü, Dicle’si, Fırat’ı, Mezopotamya’sı...
Dünyanın gözü kulağı, sürekli bu bölgede.
Bilim adamları ne dedi, alış veriş nasıl, guguklu saat kaç lira, atın iyisini nasıl ele geçirelim, savaş arabası yapımı ne yolda, İpek Yolu’nu nasıl denetleyelim?
Şimdi; Petrol, maden, su... Bir de o ülkenin yeryüzü konumu.
Petrolde olduğu gibi, sok Dicle ve Fırat’ı boruya; pazarla Arap ülkelerine. Ve de İsrail’e. Petrol “Çantada keklik.” Madenler özelleştirme kapsamında. Güney Doğu’ya barajlar da yapıldı. Bir kaç Mezopotamya oluştu...
Dört günlük Irak Savaşı için, Güney Doğumuza “Gavice” (köklüce, gitmemecesine) yerleşmek, neyin nesi?
Anadolu’nun parçalanma düşleri, ortalıkta dolaşan haritalar, papaz ziyaretleri, kökünün kökünü arayanlar... Hor görenler...
Lort Kürzon Lozan’da, İsmet İnönü’ye: “İğnesi takılmış gramofon gibisin İsmet. Hep aynı şarkı sözünü söylüyorsun: Egemenlik, egemenlik...” demişti.
İnönü’nün ne yanıt verdiğini bilmiyorum da, içinden neler geçtiğini sezebiliyorum...
Hele ki, paradan pahalı olan değerler olduğunun farkında olanlarımız çoğunlukta.
(Ve dört buçuk ay sonra) 15 Ağustos 2003 tarihli Cumhuriyet’te çıkan, GENİŞ AÇI adlı köşede, Hikmet Bilâ imzalı, AMERİKA’YI EĞİTMEK başlıklı yazının ilk parağrafı:
“Amerika eli sopalı maganda gibi. Naralar atarak mahalle meydanına çıkmış, önüne gelene vuruyor. Kafa göz yarıyor. Herkese meydan okuyor. Süleymaniye baskınında görüldüğü gibi, dostlarına bile saldırıyor. Gözü dönmüş bir maganda...”
Amerika, Irak’a girmek üzere topraklarımızdan geçemeyince; Ordusuyla, “başka kapıdan,” içimiz yana-yana, eski adı Mezopotamya, şimdiki adı Irak olan topraklara girdi...
ABD Irak’ta tutunur, tutunamaz... Zaman gösterecek. Tutunamasa bile bölgeden elini eteğini çekeceğe benzemiyor.
Dünyayı, dünyanın merkezinden yönetmeği de düşlüyor olabilir.
İsrail’den başka, Kuzey Irakta kendisine “sadık,” aşiretler de buldu. “Efsunlamaya” çalışıyor.
Orta Doğu’nun haritasının yeniden çizileceği konuşuluyor. Bu saldırıların bir “Haçlı Seferi” olduğu, ABD başkanı Buş’un ağzından kaçıyor.
ABD’nin Kuzey Irakta, Kürt Devleti kurduracağı belirtileri var.
Saddam Döneminde, çeşitli bahanelerle bölgeden seçip kaçırdığı, eğittiği “Yetişmiş” Kuzey Iraklılar, bölgeye döndü. Hızla örgütlüyor, örgütleniyorlar. Müttefikimiz Amerika; bize karşı dağa çıkanlara, helikopterden erzak atıyor.
Önümüzdeki yıllarda Türklerle, düzenli ordusunu kuracak olan Kürtleri çatıştırabilirler. Olası çatışmayı, “Arap İsrail Savaşına” döndürme düşünceleri de olabilir.
“Köklü Devlet Kurma yeteneği ve vatan savunma deneyimi olan” Türkler olarak gereken önlemleri almış olmalıyız.
Daha da geç olmadan, üstümüzden yün yorganları, altımızdan da yün döşekleri tavan arasına atmalıyız...
Şimdi geçmişi düşleyip, bölgeyi tanıyalım.
ORTADOĞU
Ortadoğu, orduların, ticaret kervanlarının, baharat yurdu Hindistan’a giden “İpek Yolunun” geçit yeri. Kitabı olan dört dinin doğduğu yer. İçinde bulunduğumuz çağda önemi artan petrolün kaynağı.
Orta doğu, günümüzde de dünya üzerindeki önemini koruyor.
Mezopotamya, Dicle ve Fırat Irmakları, içinde ve çevresindeki oldukça verimli topraklar, tarihin en eski yerleşim yerlerinden.
Bölgenin iklimi kurak, toprağı verimli. Su; geçmişte olduğu kadar, günümüzde de önemli.
Tarihteki Mezopotamya halkı; kanallar, bentler yaparak, düzensiz akan bu iki ırmağın sularını denetim altına almış, sulanabilir tarım alanları oluşturmuş, asma bahçeler yapmış, sebze meyve ve tahıl üretiminde, dünyada söz sahibi olmuşlar.
“Dünyanın, yedi Harikası”ndan biri olan; Babil’in Asma Bahçeleri; Mezopotamya Ovası, Dicle ve Fırat’ın suları, akarından daha yükseğe çıkarılarak sulanıyordu.
Babil; uzunluğu on beş kilometre kadar iç içe iki kat surla çevriliydi. Zamanının en görkemli şehirlerindendi.
Dünya hurma tüketiminin onda sekizi bu bölgede üretiliyor, halkına yüksek gelir sağlıyordu.
Hindistan’a, baharat ve ipeğe ulaşmanın da geçit yeri olan bu topraklar, hemen her topluluğun, devletin, imrendiği ele geçirmek istediği yerlerdendi. O yüzden; savaşlar, bölge halkının çektiği acılar hiç eksik olmadı.
Mezopotamya; Batı uygarlığına büyük bir miras bırakan, Sümer Uygarlığının da beşiğiydi.
Bu topraklar, MÖ 6000 yıllarında, değişen iklim sonucu oluştu. Yaylalar çöl, ırmak vadileri ova oldu.
Mezopotamya Ovası’na, köklü ve toplu iki kavim indi. Arap Yaylası’nın doğusundan inen Çoban Samiler kuzeye, (Suriye, Filistin) Asya bozkırlarından gelen Sümerler de güneye yerleştiler.
Bölgeye; dağlardan, yaylalardan, uzaktan-yakından göçler başladı. Çatışmalar, savaşlar yaşandı. Güçlü olan yöreye yerleşti. Her kavim bir şehir, o şehirde de bir devlet kurdu. Şehir halkı arasındaki anlaşmazlıkları ortadan kaldırmak için kurallar kondu. Bu kurallar, daha sonraki toplumlara ve günümüz insanlarına kadar ulaştı.
Sümerler; Aşağı Mezopotamya’da yaşadılar. Hiç yoktan yazıyı buldular. Çiğ tuğla üzerine yazıp pişirdiler.
Her şehir ayrı kralı olan bir devlet, her kral tanrının yeryüzündeki temsilcisiydi. Hep, Tanrıdan buyruk aldıklarını, insanları tanrı adına yönettiklerini söylediler.
Silindir mührü ilk kez Sümerler kullandı. Bölgede taş olmadığından, yapılarını çiğ ya da pişmiş tuğladan yaptılar. Bu yüzden, birçok kaynakta sözü edilen o görkemli yapılardan hiç birisi günümüze kadar gelemedi.
Sümerlerden sonra bölge, Akadların eline geçti. Sümer Dili unutuldu, Akadca konuşuldu. Akadlar zamanında bölgede; sosyal, siyasal, ekonomi ve sanat alanlarında değişiklikler oldu.
Krallar kendilerini kutsallaştırdı, tanrılaştırdılar.
Daha sonraları; İran’ın batısıyla, Mezopotamya’nın kuzeyinde, Asurlular yaşadılar. (MÖ: 2000) Karadeniz ve Akdeniz’e kadar ulaştılar. Korku saldılar. Fethettiği yerin halkını sürüp, kendi halkını yerleştirdiler. Hitit’i hırpalayıp, Babil’i yaktı-yıktı, yeniden kurdular. Mısıra kadar gidip, Firavunu güneye kaçırdılar.
Babil, Asur hâkimiyetine hiç razı olmadı. Asur’un her zayıf anında isyan etti. Babil’liler, Medler’le birleşerek Ninova’yı aldı, Asur İmparatorluğuna son verdiler.
-
Çağına göre, uygarlıkta oldukça ileriydiler.
-
Başkent Ninova’nın suyunu, kayaları delip, tüneller açarak, kuzeyden getirdiler. Binalar, saraylar tapınaklar yaptılar.
Kral, din adamlarının en büyüğü ve tanrının vekiliydi.
Her önemli şehirde tanrılarla bağ kurmağa yarayan, ya da bağ kurulduğu sanılan çok katlı “Ziggurat” denen tapınaklar vardı. Bu tapınakları, gökyüzünü incelemek için de kullandılar.
En görkemlisi; ”Babil Kulesi” idi. Tanrı “Marduk” için yapılmış çok katlı bir yapıydı. Çevre toplumları bu yapıyı ; “Küstahlık” olarak nitelendiriyordu.
“Geliniz kerpiç keselim. Onları ateşte pişirelim. Yeryüzüne dağılmamak için, kendimize bir şehir, nam kazanmak için, tepesi gökyüzüne uzanan bir kule yapalım.” dediler. “Kerpiç onlara taş yerine, yer katranı da kireç yerine oldu. Her biri alttakinden küçük, üst üste yapılmış kuleler, en üstte de tapınak vardı. Kulenin çevresi, içinde putlar olan tapınak, resmî binalar ve depolarla çevriliydi. En tepedeki tapınakta heykel yoktu. Yemek yatağı, önünde de altın kaplama masa vardı. Oraya halk giremezdi. “Marduk” orada görünür, ölümlüler o görüntüye dayanamazdı. Seçme bir kadın, geceden geceye orada kalır, “Marduk”un zevkine hazır olurdu.”
Babil Kulesi, işgaller sonucu, yakıldı-yıkıldı, yeniden yapıldı. Persli komutan Keyhüsrev, Mezopotamya’yı eline geçirdiğinde, (MÖ. 539) kuleyi yıktırmadı. Etkilendi, mezarını da Babil Kulesi’ne benzeterek yaptırdı.
Son olarak yıkıldığında Büyük İskender, Hindistan dönüşü, harabesi karşısında bile etkilendi. Yaptırmak düşüncesiyle harabesini temizletti. On bin kişi iki ayda temizleyebildi. İskender’in ömrü kuleyi yeniden yapmağa yetmedi. Kule, bir daha da yapılmadı.
Babilliler döneminde, “Hammurabi” (Büyük reis) bütün Mezopotamya aşiretlerini bir araya topladı. “İyi bir savaşçı, diplomat ve yöneticiydi.” Devlet kademesinde yazışma sistemi kurdu. İktidarını kutsallaştırdı. Aşiretlere özgü gelenekleri toplattı. Zamanına göre yorumlayarak kanunlaştırdı. Çağının gereksinimlerine uygun değiştirdi. İki metre yüksekliğinde bir taş üzerine, yukarıdan aşağıya çivi yazısıyla yazdırdı. En üst kısma da kendisini Güneş Tanrısından ilham alırken tasvir ettirdi. Ülkenin tümünde aynı kanunu uyguladı. Yaptırdığı tapınağın tepesine, Babil Tanrısı, Marduk’u yerleştirdi.
Dokunulmazlıkları olan, saray ve tapınak adamları dışında; halk üç sınıftı.
-
- Hür insanlar. Kişisel mülkiyet ve ticaret hakkına sahiptiler.
- Bağımlılar. Sosyal haklarını kaybetmiş insanlar ve hür bırakılmış kölelerden oluşan topluluk.
- Köleler. Doğuştan, bir borçtan ya da cezadan dolayı köle olanlar.
Suçun cezası sınıfa göreydi. Kırılan bir diş için, kölelere kısasa kısas uygulanır, hür insansa ödeyebileceği kadar bir ücret ödetmekle yetinilirdi.
Saray ve tapınak adamları, kimseye hesap vermezdi.
Doktor hastasına karşı sorumlu, zinanın cezası (Kocasının affı dışında) ölümdü. Evlilik esastı. Kadının çocuğu olmuyorsa, nikâhsız eş alınabiliyordu.
Hammurabi’nin ölümünden sonra, Babil Devleti zayıfladı. Bölge bir ara Asur’un eline geçti. Babilliler toparlanıp, yeniden güçlendi. Kudüs alındı, Yahudiler esir alınıp, Babil’e getirildi. (MÖ: 586)
Persler, bölgeyi ele geçirip, Babil’i alınca, Yahudiler yeniden Kudüs’e döndüler. Önemli bir bölümü de Babil’de kaldı. Babil; Yahudiliğin kültür merkezi oldu.
Mezopotamyalılar, zamanın en ileri uygarlığını kurdular.
Perslerin akınlarına fazla direnemeyip, yıkıldılar.
Bölgeye egemen olan; Keyhüsrev; yapısal kurumlara dokunmadı. 2685 K.m.lik Efes-Sus yolunu yaptırdı. Ticareti geliştirdi.
MÖ: 331 de Büyük İskender, Pers Ordularını yenerek bölgeye egemen oldu. Irk kaynaşmasını sağlamak amacıyla, Makedonya erkeklerini, İranlı kadınlarla evlendirdi. Doğu-Batı kültürünü, birleştirmek, kaynaştırmak istedi. Babil’e yerleşti. Dünyanın çeşitli yerlerinden gelen elçileri kabul etti. Düzenli, planlı şehirler kurdurdu.
Otuz üç yaşında; “Doğu dünyasının fatihi.” Olarak, Babil’de öldü.
“Yunan dünyası bölgeyi köklü bir şekilde etkiledi.” Onlar da astronomi ve eczacılık dalında binlerce yıllık birikimi buldular. Ay tutulması dönemlerini, bazı bitkilerin iyileştirici, alkolün uyuşturucu, ağrı kesici özelliklerini Mezopotamyalılardan öğrendiler.
Mezopotamyalılar, diş ağrısının, diş sinirleriyle ilgili olduğunu ve iğneyle sinir köklerini öldürerek, diş ağrısını kesmesini biliyorlardı.
Dönemine göre, uygarlıkta ileri, varlık içinde yaşıyorlardı.
Dedelerimizin, “İslâm Dünyasının,” çocuklarına torunlarına adını koyduğu, İbranilerin Atası İbrahim; bir Mezopotamyalı olarak, Harran’da yaşıyordu.
Annesi Uşa; onu, o yıllarda bölgeye egemen olan, Kral Nemrut’un korkusundan mağarada dünyaya getirdi.
Nemrut; bir falcının uyarısıyla, krallığının elinden alınacağı kuşkusuna düşüp, doğan bütün erkek çocukları öldürtüyordu. İbrahim bu kıyımdan, mağarada doğarak kurtuldu.
Büyüdükçe de, puta ve değişik tanrılara tapınmanın anlamsız olduğunu, tek bir tanrının olması gerektiğini düşündü. O yıllarda her kabilenin, aşiretin değişik tanrıları, değişik putları vardı.
Bir gün kavmi, ilahlara kurban kesmeğe dağlara gittiğinde; İbrahim, eline baltayı alıp, tapınaktaki bütün putları kırdı. En büyüğüne dokunmayıp, baltayı da onun yanına bıraktı.
Kavmi törenden dönüp, putların kırıldığını görünce deliye döndüler. Putları kimin kırdığını soruşturmağa başladılar. Törenlerine katılmayan İbrahim’den de şüphelendiler. Sorguya çekip, putları kimin kırdığını sorduklarında; “O!” dedi, İbrahim. Büyük putu göstererek... “O kırdı.”
“Hadi oradan.” dedi, kavminin ileri gelenleri; “Cansız taş parçası hiç eline baltayı alıp öteki putları kırar mı?”
İbrahim:
“Öyleyse, cansız o taş parçalarına neden tapıyorsunuz?” deyip, düşüncelerini söyledi: “Tapacak sadece bir tanrı, Allah vardır. Yeri göğü yaratan o dur. O ne isterse o olur.” Deyince,
“Sen bizim Tanrılarımızı nasıl inkâr edersin?” deyip, Peygamber Hz. İbrahim’i tutukladılar.
Zamanın kralı Nemrut; onu ateşe atarak yakma cezası verdi. Kuru odun toplayıp yığdılar. Ve yığılan odun tutuşturuldu, İbrahim içine atıldı. Yanan ateş gül bahçesi, odunlar balık, ona inananlarca ateşi söndürmekte kullanılan su göl oldu. (Şanlıurfadaki Balıklı Göl.)
Bu olaylardan sonra İbrahim Peygamber, o yörede duramazdı. Kendisine inananlarla, Suriye çöllerinde sürüsünü otlatıp, göçebe hayatı yaşadı.
Nemrut, İbrahim Peygambere inanmadı. Putları ilah olarak tanıdı. İnanmayışının cezası olarak, beynine bir sinek girdi. Sinek gezindikçe, beyni kaşınıyor, deliye dönüyordu. Zamanının hekimleri, falcıları bir çare bulamadılar.
Beyni kaşındıkça, sineği öldürmek için, kafasını bir tokmakla dövdürüyordu. Sonunda, tokmak darbelerine dayanamadı öldü.
VAAT EDİLMİŞ TOPRAKLAR...
Hz. İbrahim, çölde dolaşıp, sürüsünü otlatırken, bir gece rüyasında, Tanrı ona: “ İnananları yanına al, göstereceğim ülkeye git. Kabileni orada büyük bir millet yapacağım.” Dedi. İbrahim ve ona inanlar, gösterilen yere gitmek için yola çıktılar. Fırat Nehrini geçerek vaat edilen topraklara ulaştılar. (ARZ-I MEV-UT, FİLİSTİN.)
Filistin; bu günkü İsrail, Ürdün sınırları içinde kalan, kıt ama verimli toprakları olan, halkı varlık içinde yaşayan bir yöreydi.
Çevre kayalık, çöl, toprakları az ve verimliydi. Çevre halkı; kayaların arasını toprakla doldurmuş, ekilebilecek alanları genişletmiş, sulama bentleri ve kanallar yapıp, “sulu tarım” yapmış, verimi artırmışlardı.
Bu yörenin adı; “Kenan Ülkesiydi,” Kenan Ülkesi; kimin eline geçse, hazinenin başlıca gelir kaynağı oluyordu.
Üzüm, incir, keçiboynuzu, sucuk, peynir, dokuma, ayna, kandil, dikiş iğnesi ihraç ediliyordu. (Yazar; İSTAHRİ.)
İşte, Hazret-i İbrahim kavmini bu verimli topraklara yerleştirmeğe çalışıyordu.
Yerli halk, yeni gelenlere; “Nehri aşıp gelen” Anlamında; ”İbrani” dediler. Gelişlerinden hoşnut olmayıp, topraklarını, vatanlarını korumak için çatıştı, savaştılar.
Hz. İbrahim, bir ara Mısıra gitti. Firavun onu hoş karşıladı. Hediyeler ve Hacer adında bir de cariye verdi.
İbrahim’in ilk eşinden çocuğu olmuyordu. Cariyesi Hacer ile evlendi. Doksan dokuz yaşında iken bir oğlu oldu. Adını İsmail koydu. İsmail, büyüdü gelişti.
Hz. İbrahim; gördüğü bir rüyadan etkilenerek, oğlu İsmail’i tanrı yoluna kurban etmeğe karar verdi. Anasının gözyaşları arasında, gözden ırak bir yerde, oğlu İsmail’i yere yatırdı, boğazına bıçağı çaldı. Bıçak İsmail’in boğazını kesmedi. İbrahim kızıp, bıçağı yanı başındaki taşa vurunca; bıçak taşı kesti, ikiye böldü... Hz. İbrahim; taşı ikiye bölen bıçağın, oğlunu kesmeyişine üzüldü.
Allah, kendisi için oğlunu kurban etmek isteyen İbrahim’den razı olup, ona, meleklerden koç yolladı. İbrahim koçu kurban etti. İsmail’de kurban olmaktan kurtuldu. (Kastamonu Merkeze bağlı Kara Yapraklı Köyünden Tuzcu Hocaya göre; o günden bu yana kurban icat oldu.)
KÂBE’NİN YAPILIŞI
Tanrı tarafından, Hz. İbrahim’e; tek tanrıya inananların ibadet edebilecekleri bir yapı yapması emredildi. İbrahim ile oğlu İsmail, “Kâbe’yi” yaptılar. O günden bu yana, Kâbe kutsal sayıldı. Harç kardıkları çukur, yorulunca üstüne oturdukları taş, bastıkları yer, çamurda bıraktıkları iz kutsal sayıldı.
Baba oğul, Kâbe’yi yaparlarken, su kıtlığı yaşadılar. Yeri teptiklerinde su çıktı. (Ebi zem-zem) İçtiler, harç kardılar.
İslâm âleminde o su, kutsal olarak bilindi.
Kâbe; savaş, doğal afet ve değişik nedenlerle, birkaç kez yakıldı yıkıldı, yeniden yapıldı. Yeniden putlara tapınma döneminde, putlarla doldurulmuşsa da, zamanla putlardan temizlendi.
Çevrede bulunmayan, nereden ne zaman geldiği de bilinmeyen, parlak, siyah, yumurta biçiminde, sarı ve kırmızı damarlı, otuz cm. çapındaki, “Hacer-i esvet” taşına dokunulmamış, her yapılışında; Kâbe’nin doğu köşesinde, bir buçuk metre yüksekliğindeki yerine konmuştur.
MS. 605 yılında, çıkan yangın sonucu Kâbe yandı. Temizlenip, aynı yerine yeniden yapıldı. Kureyş Kabilesi’nin her kolu, ayrı bir duvarı ördü. Sıra, Hacer-i esvet Taşını yerine koymağa gelince tartışmalar yaşandı. Her kabile bu taşı yerine koyma şerefini elde etmek istiyordu.
Sonunda; oradan geçmekte olan, Haşimî kolundan, Muhammet Bin Abdullah, (Hz Muhammet) sorunu çözdü:
Hz. Muhammet, taşı bir örtünün üzerine koydu, Kureyş’in ileri gelenlerinden dört kişiye dört tarafından tutturdu. Kendisi de taşı aldı, yerine elleriyle koydu. Böylece sorun çözüldü.
Savaş sırasında; Emevîler’in, mancınıkla attığı bir taş, (gülle) Haceriesvet’i üç parçaya böldü. Kırılan parçalar gümüş bir çerçeveye yerleştirilerek, eski yerine kondu.
Karmetî ler, (Hz. Muhammet’e karşı bir tarikat.) MS. 929 yılında Kâbe’yi bastılar. Tavaf edenleri kılıçtan geçirip, Hacer-i esvet taşını da alıp gittiler. Yirmi iki yıl vermediler. Yirmi iki yıl sonra, getirip yerine koydular.
İbraniler kızgın güneş altında, Filistin, Arabistan, Suriye Çöllerinde yıllarca göçebe olarak yaşadılar. Hz. İbrahim’in oğlu, İsmail zamanında, namaz ve zekât, İbrani kavmine emredildi. İsmail, annesi Hacer ile Mekke’ye yerleşti. “Curhum” Kabilesinden bir kızla evlendi. On iki oğlu oldu.
İsmail’in on iki oğullarından biri olan Yakup; kavmiyle birlikte yeniden Kenan ülkesine yerleşti…
Bir gece rüyasında, tanrı ile güreşe tutuştu. Onu yendi. “Güreşte galip gelen” anlamında, İsrail adı verildi. Soyuna da; “İsrail Oğulları” dendi.
MISIRA YERLEŞMELERİ
Yakup’ un da on iki oğlu vardı. İçlerinden en çok, en küçük oğlu Yusuf’u severdi. Öteki kardeşleri de onu kıskanırdı.
Oyun oynamak bahanesiyle Yusuf’u evden uzaklaştırıp, bir kuyuya attılar. Yusuf’un üzerinden çıkardıkları gömleğe kan sürüp, babalarına: “Oğlunu kurtlar yedi. İşte Yusuf’un kanlı gömleği” Dediler. Yakup peygamber, bu söyleme inanmadı. Yapacak ta başka bir şey yoktu. “Bana sabretmek düşer” deyip, günlerce ağladı. Ağlamaktan gözleri kör oldu.
Yoldan geçen bir kervan, Yusuf’un atıldığı kuyunun yanında konakladı. Kuyudan su çekerken Yusuf’u görüp kuyudan çıkarttılar. Yusuf, gürbüz ve yakışıklıydı. Mısır’a götürüp, “Köle pazarında” sattılar.
Yusuf’u alan, Mısırın hazine bakanıydı.
Çocukluktan yakışıklı olan Yusuf, büyüdükçe daha yakışıklı olmağa başladı. Hazine bakanının karısı, Zeliha, belli etmese de Yusuf’a imreniyor, onunla beraber olup, “murat almak” istiyordu. Yalnız kaldıkları bir gün; Zeliha kapıları sımsıkı kapattı, kollarını açtı: “Gel buraya.” Dedi, Yusuf’a. Yusuf, efendisine ihanet etmek istemedi. Kaçtı. Zeliha onu elinden kaçırmak istemiyordu. Yusuf kaçtı, Zeliha kovaladı. Gömleğinin arkasından yakalayabildi. Yusuf ileri itinince, gömlek yırtıldı, Yusuf Zeliha’nın elinden kurtulup kaçtı.
O sırada, Zeliha’nın kocası geldi. “Bak!” dedi, kadın. Yusuf’u göstererek; “Bana sahip olmak istedi, kendimi ona teslim etmedim.”
Yusuf başını öne eydi, suçsuz olduğunu anlatmak istedi. Adam, Yusuf’un böyle bir iş yapacağına inanamadı. “Bir bilene” danışmağa karar verdi ve danıştı. Bir bilen: “Eğer gömlek arkadan yırtılmışsa, Yusuf doğru söylüyor, Zeliha yalancıdır. Yok gömlek önden yırtılmışsa, Zeliha doğru söylüyor, Yusuf yalancıdır.” dedi.
Zeliha’nın kocası inceledi, gömlek arkadan yırtılmıştı. Yusuf’a; “Sen bunu kimseye söyleme.” Karısına da; “Sen de tövbe et.” Deyip olayı kapattı.
Fakat, olay şehre yayıldı, kadınların ağzına sakız oldu. Dedikodu su aylarca sürdü. Zeliha’ya başka türlü, alay edercesine bakmaya başladılar.
Zeliha bu bakışlardan ve şehre yayılan dedikodulardan tedirgin oldu. O “lafçı” kadınlara derslerini vermek için bir “ziyafet” düzenledi. Yiyip içtikten sonra, önlerine tabaklar dolusu çeşit-çeşit elma, yanlarına da keskin bıçaklar koydu. Punduna getirip, onlara Yusuf’u gösterdi. Kadınlar, Yusuf’un güzelliği, yakışıklılığı karşısında kendilerinden geçip, elma yerine ellerini doğradılar…
“İşte” dedi, Zeliha; “Beni suçlamanıza neden olan kişi budur. Yanınızda yemin ediyorum, istediğimi yapmazsa zindana atılacak.”
Yusuf, bu suçu işlemektense zindana atılmayı yeğledi ve Zeliha’nın isteğiyle zindana atıldı. Zindanda kaldığı sürece, oradakilere; putlara tapınmanın akılsızlık olduğunu, Allah’ın bir, yerin ve göğün de yaratıcısı olduğunu anlattı ve inandırdı.
Zindanda yaşarken, rüya gören iki gencin rüyalarını yorumladı.
Birisine: “Asılacaksın.” Ötekine de, “Mısır hükümdarının hizmetine gireceksin .” dedi.
Bu yorumlar gerçek oldu.
Firavun, bir gün rüyasında; yedi cılız ineğin, yedi diri ineği; yedi kuru başağın, yedi yeşil başağı yuttuğunu gördü. Kâhinlerden, bu rüyasını yorumlamalarını istedi.
Yorumlayamadılar. Firavun çok kızdı. İdam edilen arkadaşından sonra; zindandan çıkıp, hükümdarın emrine giren genç; zindanda geçen olayı, kendisiyle ilgili rüya yorumunu ve sözlerini anımsadı. Gidip, Yusuf’tan rüyayı yorumlamasını istedi. Yusuf, Firavunun gördüğü rüyayı yorumladı:
“Yedi yıl bolluk olacak, yiyeceğinizi ayırıp, fazlasını satmayın, saklayın. Yedi yıl kıtlık olacak, sakladıklarınızı yersiniz. Sonra yine bolluk yılları gelecek.” dedi.
Bu yorumu duyunca, Firavun Yusuf’u zindandan çıkardı, Hazine Bakanı yaptı.
Söyledikleri gerçekleşti, aldığı önlemler sonucu, ülke kıtlıktan etkilenmedi.
Kıtlık yıllarında, Yusuf’un kardeşleri zahire almak için, Kenan Ülkesinden Mısıra geldiler. Yusuf onları tanıdı. Başka kardeşleri olup olmadığını sordu. “Küçük bir kardeşimiz daha var, babamız ona izin vermedi.” Dediler. Yusuf’ta; “Öteki gelişinizde onu da getirin.” Dedi. Sonraki gelişlerinde küçük kardeşlerini de getirdiler. O küçük kardeşe, kendi başından geçenleri anlattı. Yanında tutmak istedi, olmadı. Bir düzen kurdu. Yükünün içine altın tas koyup, yolda yakalattı, geri getirtti. Tutukluymuş gibi yanında alıkoydu. Ötekiler ülkelerine döndüklerinde, babalarına:
“Kardeşimiz tas çalmış, esir oldu.” Deyince; Yakup çok üzüldü. “Bana düşen yine sabırdır.” Deyip, günlerce ağladı. Oğlunun kurtulması için dua etti. Umudunu hiç yitirmedi.
Kardeşler, Yusuf’un yanına gidip, babalarının durumunu anlattılar. Küçük kardeşlerini affedip, Kenan Ülkesine, babalarının yanına yollamasını istediler. Yusuf gerçeği açıkladı, kendisini tanıttı. Onları affetti. Gömleğini verip; “Babamın yüzüne sürün, gözleri açılacaktır. Açılınca da alıp buraya getirin.” Dedi.
Çocuklar daha yoldayken, rüzgâr gömleğin kokusunu Yakup’a iletince, gözleri açıldı.
Sonra da hep birlikte Mısır’a döndüler.
Yakup, sevgili oğlu, Yusuf’a kavuştu. Milletinin de önemli bölümünü Mısır’a aldılar.
Mısırda uzun süre yaşadılar. Çabucak zenginleşip, önemli makamları ele geçirdiler.
MISIRLILARIN KUŞKUSU VE MUSA
Mısırlılar bu durumdan tedirgin oldu ve önlem almağa başladılar. İbranilere baskı yapıp, sürgün ettiler. Soykırım uyguladılar.
Firavun, gördüğü bir rüyadan etkilenerek, özel bir emirle, sağ kalan İbranilerin çoğalmasını önlemek için, doğan İbrani çocuklarının öldürülmesini istedi. Musa adını alacak olan bir çocuk bu kırımdan kurtuldu.
Annesi Asiye, onu gizlice doğurup, az büyüttü, bir sepete koydu, Nil Nehri’ne bıraktı. Sepetteki çocuk, Nil Nehri’nde yıkanan Firavun‘un kadınlarının eline geçti. “Sudan doğan” anlamında, ona:” Musa” dediler. Bir sütanne arandı. Musa’yı izleyen annesi Asiye, saraya sütanne olarak girdi. Musa’nın annesi olduğunu kimseye sezdirmeden, çocuğunu büyüttü.
Musa büyüyünce, kim olduğunu öğrendi.
Soydaşlarına yapılan baskı, sürgün ve soykırıma üzüldü. Yeni olayları nefretle izledi. Bir Yahudi’nin bir Mısırlı tarafından gözlerinin önünde öldürüldüğünü görünce dayanamadı, o da Mısırlıyı öldürdü.
Saraydan kaçtı. Tanınmamak için çobanlık yaptı. Sürü sahibinin kızıyla evlendi.
Dağlarda sürüsünü otlatır, Tuva Vadisinde, dolaşırken “Gaipten sesler” almağa başladı. Vahiy geldi. Tanrı, Yahova ona; kendisine inanan insanları doğru yola getirmek için görevler veriyor, kavmini Mısırlıların elinden, zulmünden kurtarması isteniyordu. Tuva Vadisinde dolaşırken gelen vahiylerden sonra; peygamberliğini ilan etti.
Mısır’a geldi. Halkının, kavminin inanması için, tanrının ona verdiği “mucize” gücünü kullandı. Firavun ve Firavunun adamları Musa’ya ve tek tanrıya inanmadı. Haber göndererek kendi büyücüleri ile yarışma yapmasını önerdi.
Tanrının emriyle, Musa yarışmayı kabul etti. Firavunun sarayında, yarışma başladı. Firavunun adamları, ellerindeki asalarını yere attılar. Yere atılan asaların hepsi yılan oldu. Musa da, Allahın emriyle asasını yere attı, onunki de ejderha olup, yılanların hepsini yedi.
Firavun Musa’nın peygamberliğine inanmak istemedi, Musa’yı büyücülükle suçladı. Yaptığı gösterinin, Peygamberlikle ilgisi olamayacağını söyledi, kavmiyle birlikte Mısırdan kovdu.
Musa; Mısırdan çıkmak zorunda kaldı. Kendisine inananları da yanına alıp yola çıktı. Firavun peşlerine asker salarak, toptan öldürtmek istedi. Kızıl Deniz’e geldiklerinde; önlerinde Kızıl Deniz, arkalarında Firavunun askerleri vardı. Sıkışıp kaldılar.
Musa; asası marifetiyle Kızıl Denizi yarıp ikiye böldü, kavmini geçirdi. Peşlerinden gelen Firavun askerleri de geçmeğe kalkışınca, deniz birleşti, Firavunun askerleri, “helak” oldu.
ON EMİR
Musa ve kavmi, Kızıl Denizi geçip, kırk yıl çölde kaldılar. Bu arada Musa’ya “On emir” geldi.
1-Allah (Yehova) birdir.
2-Musa ümmetinin başka Allah’ı yoktur.
3-Put yapılmayacak, puta tapılmayacak.
4-Haftada altı gün çalışılıp, bir gün (Cumartesi) dinlenilecek, ibadet edilecek.
5-Anaya, babaya saygı ve sevgi gösterilecek.
6-Adam öldürülmeyecek.
7-Zina yapılmayacak.
8-Yalan yere tanıklık yapılmayacak.
9-Hırsızlık yapılmayacak.
10-Komşunun malına, ırzına göz dikilmeyecek.
Musa; ilk tek tanrılı dinin kurucusu oldu. Kitabına “Tevrat” dendi. Yalnız İbrani toplumuna seslendiği için, “evrensel&rdqu