Eğitim Sen Şube Başkanı Tufanyazıcı: “YÖK anti-demokratik bir ya

17/11/2009 · Kategori: Kastamonululardan

Eğitim Sen Şube Başkanı Tufanyazıcı: “YÖK anti-demokratik bir yapıdır”

*28. kuruluş yıl dönümünde YÖK’ü eleştiren Eğitim Sen Şube Başkanı Zahide Tufanyazıcı, “YÖK, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler üzerinde denetimin sağlanması, üniversitelerin toplumsal bağlarından koparılarak denetlenir hale getirilmesi için 6 Kasım 1981’de kurulan anti-demokratik bir yapıdır” dedi.

Eğitim Sen Kastamonu Şube Başkanı Zahide Tufanyazıcı, kuruluşunun 28. yıl dönümünde YÖK’ü yaptığı basın açıklamasında sert bir şekilde eleştirdi.

YÖK’ün 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından üniversiteler üzerinde denetimin sağlanması, üniversitelerin toplumsal bağlarından koparılarak denetlenir hale getirilmesi için 6 Kasım 1981’de kurulan anti-demokratik bir yapı olduğunu söyleyen Zahide Tufanyazıcı, “Nitekim 12 Eylül sonrasında yürürlüğe konulan yeni toplum projesinin üniversite gençliği üzerinde etkin kılınması noktasında en önemli işlevi YÖK görmüştür. 12 Eylül ile birlikte, toplum Türk-İslam sentezi ideolojisi doğrultusunda ırkçı-gerici düşüncelerin etkisi altına alınırken, üniversitelerimiz de bu etkiye paralel olarak ırkçılığın ve gericiliğin hegemonyası altına sokulmaya çalışılmıştır. YÖK, bu zihniyetin kurucusu, temsilcisi ve güvencesi olarak 28 yıldır görevini sürdürmektedir” dedi.

YÖK’ün üniversitelerin yeni liberal politikalar doğrultusunda yeniden yapılandırılmasında da etkin rol aldığına değinen Tufanyazıcı, “YÖK’ün kuruluşu ile birlikte vakıf üniversiteleri adı altında paralı üniversiteler kurulmuş, kamu üniversiteleriyse öğrencilerden alınan har(a)çlarla adım adım paralı hale getirilmiştir. Bir yandan ırkçı-gerici düşüncelerin gençlik üzerinde yaygınlaştırılması için hakim düzenin aktarım kayışı haline gelecek bir ‘üniversite’ modelinin inşasında önderliğe soyunan bu kurul, diğer yandan da geride kalan 28 yıllık süreçte sermayenin istekleri doğrultusunda yeniden yapılanma, paralılaştırma ve piyasalaştırma uygulamalarının da öncülüğünü üstlenmiştir. Yaşanan değişim üniversiteyi toplumdan koparmakta; sermayeye, siyasal iktidarlara daha da yakınlaştırmaktadır” diye konuştu.

“Üniversitelerin birer işletme olarak kendi kaynaklarını yaratması, öğrencilerin ekonomik gelir kaynağı ya da müşteri olarak tanımlanması, bunun yanında özgür, sorgulayan, düşünen üretken bir gençlik kesiminin ortaya çıkmasının engellenmesi ulaşılmak istenen başlıca amaçlardır” diyen Zahide Tufanyazıcı açıklamasını şöyle sürdürdü:

“Son dönemde ise özellikle üniversitelerin sermaye gereksinimleri doğrultusunda yapılandırılması adına YÖK, araştırma üniversiteleri ve danışma kurullarının oluşturulması gibi talepler etrafında, asli bileşenlerin üniversite yönetimlerinde söz, yetki ve karar mekanizmalarından tamamen dışlandığı bir yapının kurumsallaşması için girişimlerini hızlandırmıştır. Bu durum, karar mekanizmalarının üniversitelerin asli bileşenleri olan eğitim ve bilim emekçilerine, öğrencilere tamamen kapatılmasını işaret eden anti-demokratik YÖK düzeninin yeni koşul ve gereksinimlere göre pekiştirileceğinin ve yapılandırılacağının işaretlerini vermektedir. Bu yapılandırmaya karşı üniversitelerin bilimsel bilgiyi üreten, ürettiği bilgiyi toplumla paylaşan kurumlar olarak belirmesi ise, üniversitelerin kamusal bir anlayışla yeniden tanımlanmaları, sermayeden ve siyasal iktidardan özerk kurumlar olmaları ve üniversitelerin bütün bileşenlerinin karar süreçlerine katıldığı; söz, yetki ve karar hakkının olduğu bir demokrasi anlayışının geliştirilmesi ile mümkündür. Bu çerçevede Eğitim Sen olarak, YÖK’ün 28. kuruluş yıldönümünde, her yıl daha da önem kazanan taleplerimizi bir kere daha seslendiriyor ve demokratik-özerk üniversite için tüm üniversite bileşenlerini 7 Kasım’da Ankara’da gerçekleştirilecek mitinge katılmaya davet ediyoruz.”

Talepleri ile ilgili olarak ta Zahide Tufanyazıcı, “Üniversiteler siyasal iktidarların etki alanında olmaktan çıkarılmalı, üniversitelerin tüm kurumlardan, siyasi iktidardan ve sermayeden bağımsız olarak kendi kararlarını almaları sağlanmalıdır. YÖK ve siyasal iktidarın temsil ettiği anlayışlar üniversitelerimizden ellerini tamamen çekmeli, özgür bilim ve sanat, demokratik-katılımcı yönetim ve özerk-bilimsel üniversite anlayışının hayata geçirilmesi için gerekli adımlar atılmalıdır. Hiç kimse yükseköğrenim hakkından mahrum bırakılmamalı, yoksul-emekçi çocukların kapılarından geri dönmeyeceği bir üniversite sistemi kurulmalıdır.

Üniversiteler demokratik bir yapıya kavuşturulmalıdır. Üniversiteler hakkındaki kararlar üniversite bileşenleri tarafından verilmeli. Üniversite bileşenleri, üniversiteler hakkında söz, yetki ve karar sahibi kılınmalıdır. Üniversitelerde paralı eğitim uygulamasının her türüne son verilmeli, öğrencilerin eğitim sürecindeki bütün ihtiyaçları devlet tarafından ücretsiz olarak karşılanmalıdır. Üniversiteler üzerinden yürütülen gerici-faşist yapılanmaya son verilmelidir.

Bugün hak arama mücadelesi yürüten öğrencileri sindirme aracı olarak uygulanan soruşturmalara ve öğrenciler üzerinden kurulmak istenen baskıcı yapıya son verilmelidir” diye konuştu. 

Cahit Ilgaz

11/5/2009

DEDELERİNİN İNTİKAMINI ALIYORLAR‏

16/10/2009 · Kategori: Yorum

Sayı:2009/56

Kod: 32–116488

Konu:    Dedelerinin intikamını almaya çalışıyorlar                                               14.10.2009                                            

HALKIMIZA - BASIN KURUM VE KURULUŞLARINA

Atatürk’e hakaretin yasak olması, AB üyeliği için engel mi?

Avrupa Birliği (AB) Komisyonu, açıklayacağı son ilerleme raporunda,  halk arasında “Atatürk’ü Koruma Kanunu” olarak bilinen ve 31 Temmuz 1951’de yürürlüğe giren 5816 Sayılı Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun” un Türkiye’de ifade özgürlüğünü kısıtlayan yasal düzenleme olduğunu, bu durumun AB üyeliği için engel oluşturduğunu ileri sürdü.

AB Komisyonu üyelerine göre, Türkiye’de demokratikleşmenin, ifade özgürlüğünün göstergesi  “ülkenin kurucusuna hakaret edenlere göz yumulması” olarak değerlendiriliyor.  Raporda bununla da yetinilmemiş, Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve abideleri tahrip edenlerin tüm bu eylemlerinin, “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmesi gerektiği belirtildi.

Ülkeyi bölmek için her türlü yayın yapılırken, ülkeyi yöneten Başbakan’ın kendine yandaş olmayan gazeteleri okumayın diye halkı yönlendirirken, ülkenin gerçek aydınlarının, saygın bilim adamı ve askerlerinin Silivri Yerleşkesine tıkılırken, AB Komisyonu sesini soluğunu çıkarmıyor.  Her nedense Başbakanların, bir parmak işaretiyle Cumhurbaşkanı ve Meclis Başkanı seçtirmelerini, Türkiye’deki ‘lider sultasını, ön seçimsiz milletvekili, belediye başkanları, hatta ilçe belediye meclis üyelerini tek başına belirleyen genel başkanların davranışlarını demokrasiye aykırı görmüyor. Atatürk’e hakaret edilmesini önleyen yasal düzenlemelere ateş püskürüyor!

Bütün bunlar gösteriyor’ki; AB aday üyeliği Türkiye’ye demokrasi değil, faşizm getiriyor. AB aday üyeliği, Türkiye ekonomisini yıkıma uğratıyor, Türkiye’yi sömürge koşullarına mahkûm ediyor.  AB aday üyeliği, Türkiye’yi etnik ve dinsel çatışmalara sürüklüyor. En önemlisi; AB aday üyeliği, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı ve Cumhuriyet Devrimleri ile elde ettiği kazanımların yok edilmesi anlamına geliyor.

Bu raporu hazırlayanları , Bu rapora sessiz kalan  iktidarı,  içte destekleyen yandaş ve yemdaş medyayı  bir kez daha uyarıyoruz. Atatürk’e hakaretin suç kapsamından çıkarılmasını isteyen AB ülkeleri, 91 yıl önce İstanbul’u, İzmir’i ve Anadolu’nun yarısını işgal eden ama Atatürk tarafından kovulan dedelerinin intikamını almaya çalışıyor.

YÖNETİM KURULU ADINA: 

MAHMUT ÖZYÜREK
ADD ISPARTA ŞUBE BAŞKANI

...........

 
 
 
Uyan Gazi Kemal ! / UĞUR MUMCU
(Cumhuriyet Gazetesi - 13.04.1979)
 
Yabancılar ayıp olmasın diye, bizim gibi ülkeler için "gelişmekte olan ülkeler" derler! Aslına bakarsanız, bizim adımız "az gelişmiş ülke"dir. Ünlü Fransız bilim adamı Mourice Duverger, bizim gibi ülkeler için "proleter uluslar" kavramını kullanıyor. Duverger, Türkçe'ye "Politikaya Giriş" adıyla çevrilen özlü incelemesinde:

- Burjuva milletlerle, proleter milletler arasındaki fark, 18. yüzyıl Avrupası'nda aynı ülkenin burjuvazisi ile proleteryası arasındaki fark kadar büyüktür, demektedir. "Proleter uluslar", sanayi devriminin dışında kalan, tarımı ilkel, enerjisi ve makine üretimi yetersiz, buna karşılık ticaret burjuvazisi gelişmiş, ulusal geliri düşük toplumlar demektir.

"Proleter uluslar", gelişmiş, sanayileşmiş ülkelerin pazarlarıdır. Gelişmiş ülkeler, proleter uluslar üzerinde, yardım adı altında ekonomik ipotekler kurarlar. Yirminci yüzyılın ilk başlarındaki askeri işgaller, günümüzde ekonomik işgallere dönüşmüştür. Türkiye, böylesine ekonomik işgal altında tutulan "proleter uluslar"ın en başlarında yer almaktadır.

"Proleter uluslar"ın tek kurtuluş yolu, uluslararası kapitalizme karşı savaş vermelerine bağlıdır. Buna, "antiemperyalizm" diyoruz. Gerçek "milliyetçilik" budur. Üretimi, yabancılara karşı sömürtmemektir milliyetçilik!

"Proleter uluslar"ın milliyetçiliği, ancak ve ancak "antiemperyalist" bir çizgiye oturtulabilir. Bu milliyetçilik anlayışında, ulusallık ve sınıfsallık içiçedir. Kurtuluş Savaşı'mız ve savaşın önderi Mustafa Kemal Atatürk, proleter uluslara özgü "milliyetçiliğ in" yirminci yüzyıldaki görkemli örnekleri sayılır.

Yoksul ülkelerdeki, proleter uluslarda rastlanan bir başka "milliyetçilik" , bunun tam tersidir. Çarpık ekonomik yapıda palazlanan ve çoğu yabancı sermayenin desteğindeki ticaret burjuvazisi ve kurulu siyasal düzen, uyanan antiemperyalist bilinci yoketmek ya da yozlaştırmak için bir başka "milliyetçilik" akımına sarılır.

Yine Kurtuluş Savaşı'mızdan örnek verirsek, bu tür milliyetçiler, "Kuvay-i Milliye"ye karşı İstanbul Hükümeti tarafından örgütlenen Anzavur komutasındaki "Kuvay-i İnzibatiye"dir. Anzavur kuvvetleri, yabancı işgal kuvvetlerinin "milliyetçi" etiketli uzantılarıdır.

Bu milliyetçilik anlayışı, günümüzde daha karmaşık bir niteliğe bürünmüştür. Açık askeri işgalde kimin kimden yana olduğu daha somut biçimde anlaşılırken, bugünkü kargaşa, uluslararası kapitalizmin bu tür "sahte milliyetçilik" duygularını başka başka renklerle sunmaktadır.

Bu milliyetçilik, baştan tırnağa yabancı sermayeden yanadır, ülke içinde ticaret burjuvazisine, dışında yabancı kuruluşlara toz kondurmaz; işçiden, emekçiden değil, işverenden yana tavır alır, alabildiğine din sömürücüsü ve düşünce özgürlüğü düşmanıdır.

Mustafa Kemal, "Ezilen uluslar, bir gün ezenleri yok edeceklerdir" derken, Asya ve Afrika'da uyanan "proleter ulusların", "antiemperyalist bilincini", "milliyetçilik duygularını" harekete geçirmek istiyordu.

"Milliyetçilik" , Kurtuluş Savaşı'mızda, bozuk düzenin kalelerine çekilen bayrak değil, antiemperyalist bilincin ve bağımsızlık kavgasının sönmeyen bir meşalesi olmuştu.

"Sahte milliyetçiler" in elinden bu bayrağı almak, bütün devrimcilerin ortak amacı olmalıdır. Çünkü, "proleter uluslar"ın bağımsılık bilinci, antiemperyalist kavgadan geçer. Çünkü, özünde ulusallık ve sınıfsallığı taşıyan "gerçek milliyetçilik" , anti-emperyalist çizginin odak noktasıdır.

Egemen sınıfların yüzlerindeki "milliyetçilik makyajını" silip atmak, başta işçi sınıfı olmak üzere, yurdunu ve ulusunu seven herkesin görevidir.

denizsuyukasesi / Temmuz-Ağustos-Eylül 2009 / Sayı 39

15/10/2009 · Kategori: Haber


Biraz kültür biraz sanat biraz aşk biraz meşk dergisi
Deniz gibi aşk gibi ey sevgili gözlerin gibi
Canlı bir organizmadır
Ayda bir nefes alıp verir
DüZenSiz ve asidir
Temmuz-Ağustos-Eylül 2009 Sayı 39 Yıl 6


 

Denizsuyukasesi’nin bir anlamı varsa, o da bağımsızlığını söyleyecek güce sahip olmasıdır ve bu sanıldığından çok daha önemlidir.

 

***

"Ve dinin de olmadığı bir dünya hayal edin."

 

***

“İntihar bombacılarının, Haçlı Seferlerinin”, mezhep kavgalarının, denizfenerleri’nin olmadığı bir dünya hayal edin. Eminim, bundan daha iyi bir dünyada yaşıyor olurduk. Kadınların saçlarının birkaç teli göründüğü ya da pantolon giydiği için kırbaçlanmadığı, “kâfir diye insanların başlarının kesilmediği” bir dünyadan söz ediyorum anlayacağınız. Daha ne?

 

***

Tabii “süreksiz akıl” her yerde: Politikada, sanatta, şiirde… Sözde bizi temsil eden meclisteki ‘vekillerin’ en az yarısının şu ya da bu adi suçtan haklarında dava açılmış olduğu bir ülkede mevcut iktidarı demokrasi havarisi, özgürlükçü gibi gösterme çabasında olan kimi ‘aydınlar’ örneğin. Bunu öyle ya da böyle yiyenler çok, ama ben almayayım, kalsın.

 

***       

Herkes yerleşmiş bir düşünceye, bir ideolojiye, bir inanca oradan tıslayıp duruyor diğerlerine. Yani, sözcüğün tam anlamıyla kabızlık. Lavmana başvurmaktan başka bir çare görünmüyor.

 

***

Demokrasicilik ya da özgürlükçülük oynayanların hallerine gülümseyerek bakıyorum. Bütün düzen verme çabaları ‘karşı entropi’dir, ama entropiyi engellemez. Örneğin evinizi kendi haline bıraksanız da kirlenir düzenli aralıklarla temizleseniz de. 

 

***

“Hepsi anımsanacak; ama herkes mücadele ettiği şeyin büyüklüğü kadar.”

 

***

Tamam, sizin sol’unuz en babası.

 

***

Ve TERMODİNAMİK AÇILIM… Çok yakında.

 

***

 

 

Bu sayıda:

 

Kapakta, Nihat Behram’ın yakında yayımlanacak olan Çıkmak İçin Bu Karanlıktan adlı şiir kitabından Bendini Arayan Şiir’i ile Ahmet Ada’nın Geyik adlı şiiri var.

***

Bu arada, son zamanlarda Ahmet Ada üzerinden yapılan çalıntı şiir tartışmaları hakkında birkaç cümle etmem gerekirse: Ben hâkim değilim. İyi ki değilim. “Hâkim olmaktansa çöpçü olmak” isterim. Hâkimlik yapmak isteyenlere de kuşkusuz bir şey diyemem. Bu nedenle Ahmet Ada’nın şiirini gönül rahatlığıyla yayımlıyorum.

 

 

39. sayının diğer şairleri ise, sırasıyla şu isimlerden oluşuyor: 

 

Nihat Behram, Ahmet Ada, Yüksel Andız, Ümran Ersin, Halil İbrahim Polat,  Ahmet Uysal, Bülent Güldal, İlker İşgören, Müesser Yeniay, Gökhan Arslan, Uluer Aydoğdu, Cavit Işık Yavuz, A.Uğur Olgar, Seda Eriş, Atila Er, Rengin Özesmi, Betül Yazıcı, Belgin Günay, Onur Akyıl ve Hakan Savlı.

 

ABD’li şair Charles Simic’ten iki şiiri var bu sayıda. Çevirileri Baki Yiğit yaptı.

 

M. Mahzun Doğan, Sisli Günler başlığı altında günlüğüne devam ediyor.

 

Ahmet Günbaş, Şiirden Şiire başlığı altında 2009’da yayımlanan üç şiir kitabının tanıtımını yapıyor: İlyas Tunç, Özge Dirik Şiirleri ve Azime Akbaş.

 

Benim (U. Aydoğdu) ise Azınlık-Oluş ya da Şair-Oluş adlı yazım var.  

 

Bir de ŞAİRLERE SORUYORUZ başlığı altında, bu sayıda Betül Yazıcı’ya sorduğumuz bir soru var:

 

“Düşünce denilen şey her zaman birisinin düşüncesidir. Benim düşüncem, senin düşüncen, onun düşüncesi… Düşüncenin yerini buna göre belirleriz. Bu yüzden ‘benim düşünceme göre’ demek zorunda kalırız çoğu zaman. Tam da bu noktada Roland Barthes’ın Romanın Hazırlanışı I’in  (Collège de France Ders Notları, 1978 -1979) 9 Aralık 1978 tarihli oturumunda söz ettiği Zen-anektodu aklıma geliyor. Şöyle: “Şu-şan (X. yy.) bir grup tilmizi karşısında elindeki çubuğu sallayarak şöyle der: Buna çu-pi demeyin, çünkü derseniz bir olumlama yapmış olursunuz; bunun bir çu-pi olduğunu yadsımayın, çünkü yadsırsanız, bir değilleme yapmış olursunuz. Olumlama ve değilleme yapmadan konuşun, konuşun!” Bu doğrultuda ‘bu şiirdir” ya da “bu şiir değildir” demeden, yani ‘olumlama’ ve ‘değilleme’ yapmadan konuşarak şiiri tarif eder misiniz?”

 

Bu soruya yanıt vermek isteyenler yanıtlarını ulueraydogdu@gmail.com adresine gönderebilirler.

 

Güzel günleriniz olsun. ‘Şenbilgi’li ve keyifli.

 

Uluer Aydoğdu

Eğitim-İş'in 4 Kuruluş Yıldönümü Mesajı‏ Ve Kutlama Pr

15/10/2009 · Kategori: Haber


EĞİTİM VE BİLİM İŞGÖRENLERİ SENDİKASI

KASTAMONU İL TEMSİLCİLİĞİ

Tel: 0 535 323 97 65 e posta: egitim-is.kastamonu@hotmail.com

Belediye Cad. Özkendirci İş Merkezi

Kat 4 No:14 KASTAMONU

BASINA VE KAMUOYUNA

EĞİTİM-İŞ 4 YAŞINDA!

            DEĞERLİ BASIN MENSUPLARI,

            17 Ekim 2005’te kurulan Eğitim-İş’in 4. kuruluş yıldönümünü üyelerimiz ve dostlarımızla birlikte kutluyoruz.

            Eğitim-İş, ülkemizin çok önemli ve sorunlu bir döneme girdiği bir zamanda 4 yaşına basmaktadır.

            1980’li yıllardan bu yana girdiğimiz süreç 7 yıllık AKP iktidarı zamanında daha da hızlanmıştır.

            Cumhuriyetimizin 86 yıllık kazanımları, ulusal kimliğimiz ve ulusal bütünlüğümüz giderek tasfiye aşamasına getirilmiştir.

            Emperyalizmin küstah sözcüleri, Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünün terk edilmesinden tutun da Atatürk’e hakaretin serbest bırakılmasını isteyecek kadar ileri gitme cesaretini bulabilmektedirler.

            Kimi dış güdümlü açılımlarla ülkemizin yaşamsal dış politika çıkarlarının yanı sıra saygınlığı ve güvenilirliği de kaybedilmekte, ayrıca etnik, mezhepsel ve cemaatçi ayrışmalar tetiklenmektedir.

            Ülkemizin ekonomik değerleri ya haraç mezat yabancılaştırılmış ya da özelleştirilmiş durumdadır.

            Üretim giderek azalmakta, işsizlik ise çığ gibi artmaktadır.

            Emeğiyle geçinenler gelir dağılımın bozulmasıyla giderek daha fazla yoksullaşmaktadırlar.

            Sosyal devlet ilkesi bir yana bırakılarak eğitim ve sağlık gibi temel kamu hizmetleri özelleştirilmekte, paralı hale getirilmektedir. Son olarak 1 Ekim’den itibaren muayene ve tedavi katkı paylarının arttırılması bunun açık bir örneğidir. Bu gidişle sağlık hizmetlerinden yararlananların katkı payından değil, devletin katkı payından söz edilecektir!

            Eğitim sistemimiz çökertilmiştir. Yapılan merkezi sınavlar bu durumun açık birer göstergesi olmuşlardır. Bütçeden eğitime ayrılan pay giderek azaltılmıştır. Sözleşmeli iş güvencesiz öğretmen atamaları ağırlık kazanmıştır. Büyük ölçüde öğretmen açığı bulunmaktayken on binlerce öğretmen adayı atanmamaktadır. Ulusal, laik eğitim ilkesi çöpe atılmıştır. Gerici- cemaatçi kadrolaşma çabaları özellikle Milli Eğitim Bakanlığı’nda had safhaya ulaşmıştır. Özel ve cemaatçi eğitim kurumları giderek yaygınlaştırılmaktadır.

            DEĞERLİ BASIN MENSUPLARI,

            Eğitim-İş, emperyalizmin dayatmalarına, etnik bölücülüğe, din istismarına dayanan gericiliğe ve kafatasçılığa karşı; bağımsız Türkiye Cumhuriyeti’nden, Ulusal Kurtuluş Savaşımızdan, Lozan Antlaşması’ndan, ulusal birliğimizden, Atatürk ilke ve devrimlerinden yanadır!

            Eğitim-İş, özeleştirmeye ve liberalizme karşı ulusal, halkçı, bilimsel, laik ve her aşamasında parasız eğitimden yanadır!

            Eğitim-İş, sendika dışı kesimlerin kontrol edemedikleri, sendikal bağımsızlığını koruyan tek eğitim ve bilim işkolu sendikasıdır!

            Eğitim-İş, güdümlü, amaç dışı örgütlenmelere karşı, henüz örgütlenmemiş eğitim çalışanlarını da örgütlemeyi hedefleyerek, grev ve özgür pazarlık düzenini savunmaktadır.

            Bugün içinde bulunduğumuz koşullarda Eğitim-İş’in gelişip güçlenmesi, ulusumuz, ülkemiz ve eğitim çalışanları açısından bir umut olacaktır!

            Eğitim-İş, üstlendiği sorumlulukları taşıyacak güçte ve bilinçtedir.

            Eğitim-İş, bu gücü ve bilinci eğitim çalışanlarının Encümeni Muallim, Türkiye Muallime ve Muallim Cemiyetleri Birliği, Köy Enstitüleri, Türkiye Öğretmen Dernekleri Milli Federasyonu, Türkiye Öğretmenler Sendikası-TÖS, TÖB-DER ve Eğit-Der çizgisinden günümüze uzanan 101 yıllık mücadele birikimlerinden ve deneyimlerinden almaktadır.

            Eğitim-İş Kastamonu Temsilciliği olarak,  sendikamızın 4. kuruluş yıldönümünde sevincimizi paylaşan bütün dostlarımıza teşekkür ediyoruz.

            Saygılarımızla.

                                                                                                                                 16.10.2009

Ahmet Tevfik BAL
Başkan




DEĞERLİ ARKADAŞLAR,

EĞİTİM VE BİLİM İŞGÖRENLERİ SENDİKASI EĞİTİM-İŞ'İN KURULUŞUNUN 4. YILI DOLAYISI İLE DÜZENLEMİŞ OLDUĞUMUZ PROGRAMI BİLGİLERİNİZE SUNUYORUM:

BÜTÜN ÜYE ARKADAŞLARIMIZI VE EĞİTİM-İŞ DOSTLARINI DÜZENLEMİŞ OLDUĞUMUZ PROGRAMA BEKLİYORUZ.

17 EKİM 2009 CUMARTESİ GÜNÜ SAAT 10.30'DA CUMHURİYET MEYDANI'NDA ATATÜRK VE ŞERİFE BACI ANITI ÖNÜNDE TOPLANILARAK ÇELENK KONULACAK VE SAYGI DURUŞUNDA BULUNULACAKTIR.

SAAT 11.00'DA KASTAMONU SERBEST MUHASEBECİ MALİ MÜŞAVİRLER ODASI (KASTAMONU SMMMO) STAJ VE EĞİTİM MERKEZİ SALONU'NDA TOPLANILACAK:
1.SAYGI DURUŞU VE İSTİKLÂL MARŞI,
2.AÇILIŞ KONUŞMASI,
3.EMEKLİ OLAN EĞİTİM-İŞ ÜYELERİNE PLAKET VERİLMESİ,
4.İKRAM.

KASTAMONU SMMMO ADRESİ: İNÖNÜ CADDESİ-GAZİPAŞA İLKÖĞRETİM OKULU YANI-AKVERİ AP. 4. KAT

17 EKİM 2009 CUMARTESİ AKŞAMI SAAT:19.00


"DOSTLUK VE DAYANIŞMA YEMEĞİ"

YER: KASTAMONU ŞERİFEBACI ÖĞRETMENEVİ

(YEMEK DAVETİYELERİ 20 TL KARŞILIĞINDA TEMİN EDİLEBİLİR.)

« Önceki ::